Yûnus Dede’yle İlk Karşılaşma
1988 senesi Ramazân-ı Şerîf’i İstanbul’da çetin bir kış mevsimine isâbet etmişti. Her taraf karla kaplıydı. Dondurucu bir soğuk iliklere işliyordu.
Üsküdar’da, içki müptelâsı, hırpânî kılıklı iki sarhoş, lokantaların vitrinlerindeki kızaran tavukları seyrediyordu. İftar saati yaklaşmakta olduğundan, müşteriler fevc fevc lokantalara doluyor, garsonlar da onları hürmetkârâne bir sûrette karşılayıp iftar telâşıyla alelacele masalara yerleştiriyordu.
Bir lokantanın garsonu, vitrin önünde dikilmiş, yemekleri hayran hayran ve iştahla seyreden iki garip sarhoşu görünce, birden asabîleşti ve onları sert bir üslûpla oradan uzaklaştırdı.
Açlıktan şaşkına dönen bu iki garip, nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Zîrâ bütün paralarını içkiye harcamışlardı. Ceplerinde, karınlarını doyuracak bir simit almak için bile tek bir kuruş yoktu. Garson, bunları kirli bir şeye dokunurcasına yüzünü ekşiterek itelerken:
“–Sizin burada ne işiniz var! Burası hayır kurumu mu?! Defolun! Burayı Hüdâyî Dergâhı’nın aşhânesi mi sandınız?! Hadi bakayım oraya!..” diye bağırdı.
Garson, bu hiddetli sözleriyle, o pejmürde kılıklı sarhoşları, müşterilerin göz zevkini bozmaması için oradan uzaklaştırmış oluyordu. Öte yandan da onları, muhtaçlara şefkat kucağı olan Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’na yönlendirmiş bulunuyordu.
Gerçekten de bu hakâret dolu cümleler içindeki “Hüdâyî Dergâhı” ifâdesi, bir anda o iki sarhoşun aklında yer edivermişti. Hafif hafif kar yağarken, açık bağırlarını sırtlarındaki hırpânî paltonun yakalarıyla örtmeye çalışıyor ve orada karınlarını doyurup doyuramayacakları husûsunda tereddüt geçiriyorlardı. Birisi, iyice ümitsizdi:
“–Acabâ oradan da bizi kovarlar mı? Boşuna şu yokuşu tırmanmayalım.” diyordu.
Öteki ise, soğuk ve açlıktan iyice bîtap düşmüş bedenini, bir an önce doyurmak ve ısınmak ümîdindeydi. Daha önce birçok kereler sabahladığı o civarda, o sıralar vîrâne hâlinde bulunan Halil Paşa Türbesi’ni de düşünerek ve hiç olmazsa orada geceleriz diyerek arkadaşını iknâ etmeye çalışıyordu. Bu iki bîçâre, birbirine âdeta baston olarak Halil Paşa Türbesi’nin önüne geldiklerinde, Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin mütevâzı minâresinden ezân-ı Muhammedî okunmaya başladı.
Herkes o dakika iftar için masalara geçmiştir, diye düşünerek Halil Paşa Türbesi’ne sığınmadan önce, bir dilim kuru ekmek, bir tas sıcak çorba alabilme ümit ve ihtimâliyle dergâhın aşhânesine yöneldiler. Kapı önüne vardıklarında, içeri girmek üzere olan cemaatten biriyle yüz yüze geldiler. O şahıs, bu iki perişan kılıklı adamın ağız kokularından sarhoş olduklarını anlayınca, içeri girmelerine mânî olmak istedi:
“–Bu ağızla nereye giriyorsunuz? Gireceğiniz yerin farkında mısınız?” dedi.
Onlar ise:
“–Artık bizim başka gideceğimiz kapı kalmadı. Buradan başka bir merhamet kapısı var mı? Bize onu söyleyin!” diye cevap verdiler.
O esnâda iftara gecikmiş olarak yetişen cemaatten bir başkası söze karışarak bu iki garibi içeri almak istemeyen şahsa:
“–Ne yapıyorsun arkadaş?! Bu ezan saatinde, böyle mübârek bir zamanda bu iki garibi, Allâh’ın bu iki aç kulunu, buradan uzaklaştırmayı vicdânına nasıl sığdırıyorsun? En fecî günahlardan birinin de, Allâh’ın kullarını istihkar etmek olduğunu bilmiyor musun? Hem unutma ki, burada sadece maddî ziyâfet yoktur, mânevî bir ziyâfet de her zaman mevcuttur. Bunların bedenleri gibi ruhları da aç. Bu gece Yûnus Dede iftardan sonra sohbet edecek. Bırak, belki bu gariplerin nasipleri bizden daha fazla olur!..” dedi.
İçeri almak istemeyenlerden bir başkası cevap verdi:
“–Arkadaş, baksana şu mübârek günde bunlar ayakta duramayacak kadar sarhoşlar. Bu dergâha onları nasıl yakıştırıyorsun?”
Cevap:
“–Sen onların günâhına değil, Allâh’ın kendilerine bahşettiği insanlık cevherine bak! Günâha öfkelen, lâkin günâhkârı, kanadı kırık bir kuş gibi farzedip onu îkaz ve irşad merhemiyle tedâvîye çalış!”
Bu sözleri söyleyen ince ruhlu zât, kapıyı açtı, birtakım kibar insanlara hitâb ediyormuş gibi hafif bir temennâ ile:
“_Buyrun efendiler! Bu büyük kapı; merhamet, şefkat ve müsâmaha kapısıdır; kimseye kapanmaz!..” dedi.
Bu iki yabancı garibe cemaat arasında bir yer bulundu. Onlar da yarı mahcup ve mahzûn olarak Hüdâyî iftar sofrasının bereketli yemekleriyle karınlarını doyurdular.
İftardan sonra cemaat câmiye girip namazını kıldı. Ve tekrar yemek salonunda yerini alarak Yûnus Dede’yi vecd içinde dinlemeye koyuldu. O gün Yûnus Dede, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye nisbet edilen şu beyitleri okuyup şerh etti:
“Gel! Gel! Ne olursan ol, yine gel!
Kâfir, mecûsî veyâ putperest olsan da, gel!
Bizim dergâhımız (olan İslâm), ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tevbeni bozsan, yine de gel!..”
Bu iki sarhoş, yemeği yedikten sonra Halil Paşa Türbesi’ne sığınıp orada sabahlamayı düşünüyorlardı. Fakat yemek yedikleri salon sıcak olduğundan, bu soğuk kış gecesinde kapısız Halil Paşa Türbesi’nde üşümektense, cemaat dağılana kadar orada kalmayı tercih etmişlerdi. Bu sebeple sohbeti de mecbûren dinlediler.
Bu iki sarhoşun kulakları, böyle sohbetlere karşı -tâbir câizse- pamukla tıkanmış gibiydi. Lâkin dinledikçe derin bir uykudan uyanırcasına kendi benliklerinde derûnî bir haz ve ürperti duymaya başlamışlardı. Yüzlerce kişi arasında Yûnus Dede’nin onları görmüş ve sözlerini kendilerini dikkate alarak yönlendirmiş olmasına ihtimal vermiyorlardı. Çünkü salon tıklım tıklım doluydu. Onlar namaza gitmediklerinden, bir sandalye bulup oturmuşlardı. Lâkin câmiden çıkanların hücûmuyla çoğu kimse ayakta kalmıştı. Önünde duranlardan görünmeleri imkânsızdı. Fakat bir müddet sonra sohbetin gönülleri mest eden târifsiz hazzı ile Yûnus Dede’nin önüne doğru ilerlediler. Ayakta da olsa, o mübârek insanı rahatça görebilecekleri bir yeri tercih ettiler.
Yûnus Dede, sanki mûtenâ bir goncanın güzelliğini, rûhâniyetli bir fısıltıyla terennüm edercesine konuşuyor, sohbetine tatlı bir vecd içinde devâm ediyordu. Sözleri arasında yer alan, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’ne âit şu kıssa, iki sarhoşu derinden sarsmış ve düşüncelere sevk etmişti. Ruhlarındaki sarhoşluk, bedenlerindeki sarhoşluktan daha şiddetli olan bu iki şaşkın ve garip misâfir, Yûnus Dede’nin anlattığı şu kıssada kendi mâcerâlarının bir benzerine şâhid oluyorlardı. Yûnus Dede ise, zaman zaman başını kaldırıyor, o iki garibin gözlerinin içine bakarak, yumuşak ve âhenkli sesiyle, onları âdeta gönül sarayına alıyordu. Diyordu ki:
“_Vaktiyle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin dergâhının kapısına, üstü başı kusmuk içinde bir sarhoş dayanmıştı. Tekkenin hizmetkârları bu garip misâfiri hışımla karşılayıp:
«–Ne istiyorsun?» diye sordular.
O da bir sarhoş peltekliğiyle:
«–Mevlânâ Hazretleri’ni göreceğim!» deyince, onu içeriye sokmadıkları gibi, hakâretlerle defetmeye çalıştılar.
O sarhoş, kapının dışında yere oturup ağlamaya başladı. Bir müddet sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri’nin tekkeden çıkıp bir ziyârete gitmesi îcâb etti. Kapı önünde ağlayan o sarhoşu görünce, eğilip mübârek elleriyle onun başını okşadıktan sonra sordu:
«–Evlâdım, neyin var? Niye ağlıyorsun? Bu dergâh, insanları muzdarip etmek ve onlara ümitsizlik aşılamak için değil, bilâkis ferahlatmak ve ümit vermek için kurulmuştur. Derdini söyle dermân olayım…»
Sarhoş, nemli gözleriyle Hazret-i Mevlânâ’ya baktı ve:
«–Efendi Hazretleri! Ben sana kurban olayım! Huzûruna gelip sohbetini dinlemek istedim. Lâkin bu etrâfınızdaki nâdanlar beni içeriye almadılar. Aksine hakâretlerle beni kovdular.» dedi.
Mevlânâ Hazretleri, etrâfındaki müridleri üzerinde bir müddet heybetli nazarlarını gezdirdi. Tam da:
«–Bu nâdanlığı kim yaptı?» diye soracaktı ki, müridlerden biri şu yolda cevap verdi:
«–Efendi Hazretleri! Sarhoş işte! Ne yaptığını bilmiyor! Şu hâliyle huzûr-i saâdetlerinize çıkmak istedi ve bunda da ısrâr etti. Ben de kendisine: “Git evine. Böyle Efendimizin huzûruna çıkamazsın. Ayıldığın zaman gelirsin.” diyerek uzaklaştırmaya çalıştımsa da dinletemedim. Kapının dibine yığıldı kaldı. Bu çirkin hâl ile huzûrunuza çıkmasına nasıl müsâade edebilirdim?»
Mevlânâ Hazretleri sitem ve serzeniş dolu bir nazarla cevap verdi:
«–Evlâtlarım! Bu garibin bedeni sarhoş. Sizinse rûhunuz… Onun, şu sarhoş hâliyle tekkemizin yolunu nasıl olup da bulabildiğini takdir etmeyi de mi düşünemediniz? Tamirciye eşyânın bozuğu gittiği gibi doktora da hastalar gider. Siz bu dergâhın mânevî bir şifâhâne olduğunu unutmayınız. Alın bu garibi, tekkenin hamamında bir güzel yıkayın. Kirli esvaplarını atın, ona yeni giyecekler verin. Siz onun zâhirini temizleyin; bâtınını, yâni rûhî temizliğini de Allâh’ın lutfuyla bizden bekleyin…»”
Bu kıssayı nakleden Yûnus Dede, sözlerine şöyle devâm etti:
“_Dergâhlar; mânevî şifâhânelerdir. Bu maksatla kurulmuşlardır. Bugün de aynı gâyeye hizmet etmelidirler. Böyle istikâmetini şaşırmış ve kendini günahlardan koruyacak bir dirâyete ulaşamamış insanları, kendiniz arayıp bulmak mecbûriyetindesiniz. Zîrâ her hasta, doktora kendi gittiği hâlde, akıl hastalarını bir yakını götürür. Çünkü onun tedâviye ihtiyâcı olduğunu takdîr edecek aklî melekesi zaafa uğramıştır. Günahkârlar da böyledir. Hâllerinin ve tuttukları yolun, fecî âkıbetini düşünemezler.
Düşünebilecek durumda olsalar, zâten o yollarda yürümezler. Onları arayıp bulmanız ve kendilerine bir düzelme ve kurtuluş zemini hazırlamanız gerekirken, kendi ayağıyla gelene hor bakmak, ne büyük bir hatâdır. Zinhar bizim kapımızda böyle bir şey olmasın! Günahkârı, kendini o günahtan korumakta acze düşmüş, kanadı kırık bir kuş gibi merhamete muhâtap kılınız! Lâkin günahkâra olan müsâmahayı günâha, günâha olan nefreti de günahkâra taşırmayınız.
Şunu da unutmayın ki, Cenâb-ı Hak, kalbi kırıkların yanındadır. O kırık, hor-hakir kalb, bir gün temizlenir, sizlerden ve bizlerden çok daha ötelere ulaşabilir. Bilmez misiniz ki kalb, îmânın mahallidir. Kâmil bir mü’mine hürmet, Kâbe’ye hürmetten efdaldir. Zîrâ itmi’nâna ermiş bir kalb, nazargâh-ı ilâhîdir. Selîm bir kalb, Beytullâh’tır.
Hazret-i Mevlânâ bu vasfa ulaşmış kalbler için:
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i Âzer’est
Dil nazargâh-ı Celîl-i Ekber’est
Yâni; «Kâbe, Âzer oğlu Halil İbrâhim tarafından yapılmıştır. Gönül ise, yüce ve büyük Allâh’ın nazargâhıdır.» buyurmuştur.
Kalb ve onun mânevî varlığının adı olan gönül, insanın saâdet ve selâmetini teminde bu kadar ehemmiyetli olduğu içindir ki, onun incitilmesi, bütün Hak dostları tarafından çok ağır bir cürüm sayılmıştır.
Şâir ne güzel söyler:
Derviş, sakın garîbi hor görüp kılma nazar,
Kalbinin köşesinde rahmet-i Rahmân gezer!..”
Yûnus Dede, sohbetine büyük bir coşkunluk içinde devâm ediyor, şu nasîhatlerde bulunuyordu:
“_Merhamet, mü’minin kalbinde hiç sönmeyen bir ateştir. Mü’mini diğer insanlardan ayıran, onlardan daha merhametli olmasıdır.
Merhamet, insanlığımızın âlemde şâhidi olan ve kalben bizi Allâh’a yakınlaştıran ilâhî bir cevherdir. Merhameti, bize en güzel bir sûrette öğreten ve onu besleyip geliştiren ibâdetler arasında en ehemmiyetlisi oruçtur. Orucun bize verdiği ilk ders, merhamet dersidir. O bizim kapalı olan can gözümüzü açar. Orucun geliştirdiği merhamet, bize derin ufuklar açar.
Oruç, sırf belli bir zaman aç kalmaktan ibâret değildir. O, gerçek mâhiyetiyle tutulursa, merhamet tohumunu filizlendirir. Bu yüzden oruç, sadece uzuvlarla tutulmamalı, gönlün de nasîb aldığı duygulu ve feyizli bir ibâdet olarak icrâ edilmelidir. Nitekim yalnız mîdeyi aç bırakarak tutulan oruç hakkında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-: “O kişiye yalnız açlık ve susuzluk kaldı.”[2]
buyurmuştur.
Gerçek merhamet; zayıfa, kimsesize ve günahkâra acımakla beraber, daha ziyâde gururlu, kibirli ve hodgâm insanlara kızmak yerine acımak demektir. Zîrâ onlar, Cenâb-ı Hakk’ın, kendilerine lutfettiği ulvî temâyülleri zaafa uğratmış kimselerdir. Merhametli kul, mütevâzı olur. Sizlere Hazret-i Mevlânâ’dan yine bir ibretli misâl vereyim:
Mevlânâ Hazretleri, müridleriyle beraber Ilgın Kaplıcaları’na girer. Hamamcı, o anda havuzda yıkanmakta olan cüzzamlıları dışarıya çıkarmak için telâşa kapılır. Mevlânâ Hazretleri ise, buna mânî olur. Hemen kendisi de cüzzamlıların olduğu havuza girer.1[3] Bu merhamet ve tevâzû karşısında cüzzamlılar feryâd ederek ağlamaya başlar. Bu hâli seyredenler de, bu Muhammedî ahlâk karşısında kendilerinden geçerler.
İşte bir mü’minin gönlü, öyle bir gülistân olmalı ki, onda bütün zayıflar, muhtaçlar ve bedbahtlar huzur bulmalıdır…
«Acıyın bize!» feryatlarının mânâsını anlamayanlar, hayatın şaşkın yolcularıdır. Merhamet, şefkat, cömertlik, tevâzû ve hizmet aşkını bütün fânî sevdâların üzerine yükseltemez isek, bunlara muhtaç olan gariplerden daha çok, asıl kendimize yazık etmiş oluruz!..”
Cemaat, ruhlarına huzur veren ve nefsânî çırpınışlarını sükûnete erdiren sohbetin feyzi içinde, heyecan dolu anlar yaşıyordu.
Yûnus Dede, biraz evvel bu tekkenin kapısına dayanmış o iki sarhoşun da kovulmalarına ramak kalmışken şuurlu bir zâtın himmetiyle içeri alındıklarından acabâ haberdar mıydı? İşte o iki sarhoş, bu sözlerin, tıpkı numaralı gözlükler gibi kendi ihtiyaçlarına birebir uygunluğu karşısında heyecanlanarak, yakınlarında duran bir şahsa sordular:
“–Bu konuşan efendi kimdir?”
O şahıs şöyle cevap verdi:
“–O, cemaatimizden mübârek bir zâttır. Peygamber ahlâkına bürünmüş bir Hak dostudur. Kendisine de Yûnus Dede derler.”
Sarhoşlar tekrar sordular:
“–Bundan sonra biz de bu zâtın sohbetlerine katılabilir miyiz? Zîrâ biz bu gece mîdemizin değil, asıl rûhumuzun açlığını giderdik. Bu gece bambaşka bir gece oldu…”
Muhâtapları, -muhtemelen sohbette anlatılanların verdiği ilhamla- gâyet iltifatkâr bir sûrette:
“–Hay hay kardeşler! Her istediğiniz zaman bu sohbetlere gelebilirsiniz. Hattâ Yûnus Dedemize aklınıza takılan her türlü suâlleri de sorabilirsiniz. Bu suâller ne kadar aykırı olursa olsun, o dâimâ mütebessim ve mülâyim bir sûrette size cevap verir. Şunu bilin ki, bu Hak dostları, sanki insanların rûhî ve bedenî sefâletine karşı bir arıtma cihazıdır, bir huzur dünyâsıdır.” dedi.
Sarhoşlar:
“–O mübârek, burada ne zamanlar sohbet yapar?” diye sorunca, muhâtapları:
“–Ramazan’da her akşam. Diğer aylarda haftada bir…” diyerek karşılık verdi.
Sohbet, kısa bir Kur’ân-ı Kerîm tilâvetinin ardından nihâyete erdi. Cemaat birer ikişer dağılırken, bu iki kafadar, kendilerini Mevlânâ Dergâhı’nın kapısındaki sarhoş gibi hissetmeye başladılar. Hayatlarında ilk defa hakîkat karşısında kendilerini susamış hissediyorlardı. Onlar da ertesi akşamı iple çekmek üzere oradan ayrıldılar. O sıralar kapısız, penceresiz ve vîran bir hâlde bulunan Halil Paşa Türbesi’nin metruk bir kuytusunda barınmak ve ıslak bir yorgan kesilen gecenin yalnızlık ve karanlığına sığınmak üzere yola koyuldular.
