İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Yeni Bir Dünyâya İlk Adım

İki sarhoş kafadar, o yıllarda yıkık ve sâhipsiz olan Halil Paşa Türbesi’ndeki yatırların arasında, şimdiye kadar rahat rahat uyumuşlardı. Fakat bu gece, hayatlarında bir fevkalâdelik olmuştu. Bayramlık elbiselerini giyme sabırsızlığıyla sabahı iple çeken çocuklar gibi heyecan içindeydiler. Bugüne kadar hep bedenlerini sarhoş etmiş ve uyuşturmuşlardı. Bu akşam ise, ilk defa sarhoşluğa benzer rûhî bir neş’e ile tanışıyorlardı. Bu, öyle bir sevinç dalgasıydı ki, uykularını kaçırmıştı.

Dinledikleri sohbet, onları derin derin düşüncelere daldırmıştı. Yaşadıkları hâdiseyi tahlil ve müzâkere ettiler. Kendilerine o güne kadar haberdar olmadıkları bir âlemden âdeta bir pancur açılmış ve o pancurdan, zifiri karanlık dünyâlarına göz kamaştıran ve ruhlara huzur veren bir ışık girmişti. Uzun bir hasretten sonra, çok sevdikleri bir yitiklerine kavuşmuş gibiydiler. Bu, kendileri için yeniden bir doğuş demekti. Bu doğuşu hissediyor, fakat sevinç sarhoşluğuyla onu lâyıkıyla değerlendiremiyorlardı.

Mezarlar arasında yırtık-pırtık paltolarına bürünmüş yatan bu iki insan, böyle karışmış kafalarıyla, uzandıkları yerden kendilerine göre tahliller yaparken, söz, her nasılsa ölüm gerçeğine intikâl etmişti. Hayatlarında ilk defa, üzerinde yattıkları ve çiğnedikleri bu toprağın altındaki ölüleri ve bir gün onlar gibi toprağın bir parçası olacaklarını düşünmeye başlamışlardı. Dünyâya geliş, ana kollarında ve kundakta; dünyâdan çıkış yine bir tahta kundakta, nereden, nereye, niçin ve nedendi? Bu iki kundak arasında dar bir koridor olan hayatın, yâni bu geliş ve dönüş yolculuğunun hikmeti neydi?

İkisinin de çocuklukları, zengin bir muhitte geçmiş, o muhitlerin batı hayranı insanları arasında ölümü hiç hatırlamadan, sırf dünyevî zevkler içinde yetişmişlerdi. Böyle mevzular için altyapıları yoktu. Fakat ölüm, öyle müthiş bir gerçekti ki, onu tefekkür eden kim olursa olsun, ürpermemesi mümkün değildi. Böylece saatler süren bir fısıldaşma sonunda uyayakaldılar.

Hayatlarında hiçbir zaman net ve berrak bir sûrette rüyâ görmüş değillerdi. Zîrâ şimdiye kadar hep nefs plânında süflî bir hayat yaşamış, rûhî ihtiyaçlarının farkına varamamışlardı. Sabahleyin Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nden okunan ezan sesi, ikisinin de ilk defa doğru dürüst görmekte olduğu rüyâyı yarıda kesti.

Bir müddet yanına uzandıkları lâhidin kenar mermeri üzerinde oturup başlarını elleri arasına alarak okunan ezanın muhrik nağmelerini dinlediler. O an, içlerinde, kalkıp câmiye gitmek için ilk kez bir arzu hissettiler. Lâkin hem namaz kılmayı doğru dürüst bir sûrette bilmiyor, hem de üstlerinin başlarının pisliğinden dolayı nâhoş karşılanacaklarından korkuyorlardı. Yine de mütereddit adımlarla kalkıp vîrâne Halil Paşa Türbesi’nden çıktılar. Câmiye doğru yöneldiler. Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin türbesinin önünden geçerken, câmiye gelmekte olanların orada durup birer Fâtiha okuduklarını gördüler. Bunlar da okur gibi yapmak ihtiyâcını hissettiler. Ve türbenin önünden câmiye çıkan merdivenlerin kenarına ilişiverdiler.

Gelen geçti, gelen geçti, gelen geçti. Onlar câmiye girmeye cesaret edemediklerinden hep orada kaldılar. Başlarını türbenin girişini çevreleyen camlara dayayıp öylece kaldılar. Bütün bir geceyi âdeta uykusuz geçirdikleri için bu esnâda oturdukları yerde uyuyakaldılar. Câmiden çıkan cemaatin konuşmaları ve türbenin önünde tekrar Fâtiha okumaları ile uykudan uyandılar. O kısacık kestirme esnâsında ikisi de birer rüyâ görmüştü. Bu rüyâlar, Halil Paşa Türbesi’nde ezandan evvel gördükleri rüyânın tamı tamına bir tekrarıydı. Rüyâda Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin, kabr-i şerîfinden çıkıp türbenin kapısını açarak kendilerini içeriye buyur ettiğini görmüşlerdi. Türbede bir “ziyâfet sofrası” hazırlanmıştı. Bu sofra, âdeta nebîler târihinde Zekeriyyâ sofrası gibi kudret lokmalarıyla müzeyyendi. Hüdâyî Hazretleri, kendileriyle mûtenâ bir ziyâfet sofrası başında yemek yemişti. Arada bir de onlara şöyle iltifat etmişti:

“–Siz isim olarak taşıdığınız Kemâl’in şimdi muhtevâsıyla tanışmak ve o isme lâyık olmak mevsimine eriştiniz. Makâmınız size mübârek olsun…”

Onlar şimdiye kadar hiç kimseden iltifat görmemiş, böyle ifâdeler duymamışlardı; hep itilip kakılmışlardı. Gerçekten her ikisinin de ikinci adı Kemâl’di. Birinin Ahmed Kemâl, öbürününse Mehmed Kemâl’di. Bu yüzden hep birlikte dolaştıkları süflî muhitlerde onlardan “Kemâller” diye bahsolunurdu. Kendileri de birbirlerine “adaş” diye hitâb ederlerdi. Lâkin bugüne kadar taşıdıkları bu ismin mânâsını, hiç ama hiç idrâk etmiş değillerdi.

Her ikisinin gördüğü rüyâ da, pek az farkla birbirinin aynıydı. İkisi birlikte Hazret’le yemek yemiş, sonra biri Hazret’in tâlimâtıyla kapıdaki büyük ceviz ağacına çıkıp ceviz toplamış, öteki de bu cevizleri Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne kemâl-i edeple takdîm etmişti. Belki daha çok şeyler göreceklerdi. Lâkin uyandırılmış bulundular.

Peki ama bu rüyâlar neyin nesiydi? İkisi de düşünceye daldılar. Rüyâlarının yüklendiği mânâyı anlamaya çalışıyorlardı. Biri diğerine:

“–Adaşım.” dedi. “_Ben bugüne kadar hiç rüyâ gördüğümü hatırlamıyorum. Bu ne hâldir? Üstelik aynı rüyâyı hem Halil Paşa Türbesi’nde gördüm, hem de burada…” dedi.

Bu minvâl üzere konuştukça her ikisinin de aynı rüyâyı, hem de mükerreren görmüş olduklarını anladılar. Lâkin bu rüyâlar ne ifâde ediyordu?!. Bu hususta ikisi de âcizdi.

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin, müşterek isimleri olan “Kemâl” kelimesine rüyâdaki temâsı, ne demek oluyordu?!. Bugüne kadar bu ismi taşımışlardı, fakat onun mâhiyetinden bî-haber idiler.

Bu rüyâlarını tâbir ettirmek için soracak birini bulamadılar. Zîrâ câmiden çıkan cemaat, birer ikişer evine, işine gitmiş, ortalık tamâmen tenhâlaşmıştı. Akşama kadar Hüdâyî Hazretleri’nin türbesi etrâfında pervâneler gibi vakit geçirdiler. O gece sahur yemeği yemedikleri ve hattâ niyet bile etmedikleri hâlde iftar saatine kadar kendilerini zorlayarak hiçbir şey yemediler, hattâ bir bardak su bile içmediler.

İftar saati yaklaşıp da oruçlu insanlar, birer ikişer kendilerinin de bir evvelsi akşam sofraya kabul edildikleri salona doluşmaya başlayınca, onlar da içeri girdiler. Bir evvelsi akşamki mâcerâlarından kendileriyle âşinâlık peydâ etmiş birisi, onlara yanında yer gösterdi. Kemâl-i âfiyetle karınlarını doyurduktan sonra, gruplar hâlinde câmiye geçip namaz kılanlar, Yûnus Dede’yi dinlemek üzere tekrar yemek salonundaki yerlerini aldılar. Kemâller de yapılacak sohbetin sonunda rüyâlarını tâbir ettirmek ümîdiyle, Yûnus Dede’yi can kulağıyla dinlemeye başladılar.

Yûnus Dede, bu akşam da kendilerine misâfir olan Kemâlleri, cemaatin arasında görünce mübârek gözleri güneş gibi parıldadı, nurlu nazarlarla gönüllerini okşayıp onları tebessümle kucakladı. Onları görmekten ne kadar da memnun olmuştu… Âdeta bir başka mânevî heyecan, neşve ve derinlik içindeydi. Sözlerine, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın zindan mâcerâsını anlattıktan ve onun, Firavun’un rüyâsını tâbir edişini naklettikten sonra, rüyâlar hakkında îzahta bulunarak başladı ve dedi ki:

“_Rüyâlar, insanlardaki mânevî terakkîyi anlamanın aldatmaz birer vâsıtasıdır. Ruh, büsbütün gaflette olunca, insanlar berrak bir rüyâ görmezler. Görseler de bunlar, âyet-i kerîmedeki ifâdesiyle «edğâsü ahlâm»[4], yâni karmakarışık, tâbiri olmayan veya hayal mahsûlü rüyâlardır. Lâkin ruh dünyâları feyizlenip biraz uyanan ve nefs merdiveninin basamaklarını birer birer aşmaya başlayan insanların rüyâları hem berraklaşır ve hem de mâhiyetleri değişir.

Büyükler, kendi terbiyeleri altındaki mânevî evlâtlarının rûhî terakkîlerini, onların gördükleri şeytânî, nefsânî veya hayâlî olmayan, «sâdık rüyâlar» üzerinden de tâkip ederler.

Sâdık rüyâlar, levh-i mahfuzdan akseden parıltılardır. Sırrî hakîkatlere vâkıf olmanın yollarından biri olarak kabul edilir. Lâkin rüyânın hayâlî mi, yoksa sâdık mı olduğu, ancak ehli tarafından bilinebilir. Ehli tarafından yapılmayan tâbirler, kişiyi yanlış mecrâlara yönlendirebilir, hattâ dikkat edilmezse, insanı meczuplaştırabilir.

Rüyâda görülen varlıkların her biri, lügattaki bir kelime gibidir. Yâni rüyâlar, âdeta ayrı bir lisâna sâhiptir. Bu lisanda, görülen varlığa atfedilen mânâ, uzak bir alâkaya dayanır. Yâni büsbütün mesnedsiz ve sebepsiz değildir. Meselâ yılan, düşmandır. Bu mânâ, Âdem -aleyhisselâm-’ın kıssasına dayanır. Onda görülen her hâl ve hareket, düşmana âit bir tavır olarak îzâh edilir. Fakat bir yılan dümdüz veya ölü gibi hareketsiz görülürse, yol ile tâbir edilir. Rüyâda görülen çıplaklık ise, günahkârlıktır. Amel-i sâlih, elbisedir. İnsan sırtına yorgan alsa, o tasavvuf yoluna adım atmış demektir. Çünkü tasavvuf, Cenâb-ı Hakk’a yakınlık için asgarî kulluk vazifelerine ilâveten îfâ edilen bir ameller kategorisidir. Bunun gibi rüyâ âlemindeki her bir varlık ve keyfiyet, âlemimizdeki mânâsı dışında, şifreli ve farklı bir mânâ kazanır.

Diğer taraftan, rüyâ tâbirinde pek çok müessir rol oynar. Günler, mevsimler, rüyânın görüldüğü gece vakti vs… Meselâ kışın görülen rüyâ geç tahakkuk ederken, sabaha karşı görülen rüyâ çabuk çıkar. Yine de bu tâbirler, her rüyâ sâhibinin tabiatı farklı olduğundan, çoğu kez noksan olabilir.

«Âfâkî» olan tâbir ilmiyse, ancak havâssa mahsus olup keşfe muhtaçtır. Çünkü rüyânın şeytânî mi Rahmânî mi olduğunu ayırt edebilmek, sünûhât-ı ilâhiyyeye mazhar olmaya bağlıdır. Üstelik insanların tabiatları da birbirlerinden farklı olduğu için, aynı rüyâyı gören iki şahsın rüyâlarının tâbiri birbirinden çok farklı olabilir. Bu inceliği kavrayabilmek ise mânevî bir salâhiyet ister.

Meselâ Yûnus Emre Hazretleri, nükteli bir şiirinde:

Çıktım erik dalına, anda yedim üzümü

Bostan ıssı kakıdı der ne yersin kozumu

«Erik dalına çıkıp orada üzüm yedim. Bahçenin sâhibi de beni: “Cevizimi niçin yiyorsun?” diye azarladı.» beytini söylemiştir. Bu beyit de rüyâ gibi tâbire muhtaçtır. Meşâyıhtan Niyâzî-i Mısrî Hazretleri, bu beyt-i şerîfi şöylece şerh etmiştir:

«Erik, mânevî terakkî basamaklarından dînin zâhirini ifâde eder. Zîrâ dışı lezzetli meyve, içi taş gibi sert bir çekirdektir. Üzümse dînin bâtınıdır, yâni rûhânî kısmıdır. Onda sert çekirdek küçülmüş ve dağınıklaşmıştır. Yâni tasavvuf yoluna giren, büyük günahlardan kurtulmuş, hatâlar teferruat üzerinde devâm eder hâle gelmiştir. Cevizse, tasavvuftaki mârifet, yâni Cenâb-ı Hakk’ı kalbde tanıyabilmek ve hakîkattir. Zîrâ onun dışı sert ve çetin bir kabuk, içi ise lezzetli meyvedir. Böyle olan Hak dostları, âdeta zırha bürünmüş gibidirler. Çünkü mahfuzdurlar. Mâruz kalacakları tehlikelere karşı mânevî bir korunmaya mazhardırlar.»”

Bu sözleri dinleyen Kemâller’den ceviz ağacına çıkıp ceviz toplayanı, ceviz ağacının tasavvuf, ceviz meyvelerinin de hakîkat olduğu gerçeğine vâkıf olmakla târifsiz bir sevinç duydu. Lâkin Yûnus Dede, sözlerinin devâmında sorulmadan, kendisine anlatılmış gibi âdeta ikisinin gördüğü rüyâyı da şöyle tâbir etti:

“_Bir insanın ceviz ağacına çıkması ve bunu bir Hak dostunun teklîfiyle yapması, tasavvuf yoluna usûlü dâiresinde adım atacağına işârettir. O ağaçtan ceviz toplayıp üstâdına ikrâm etmesi ise, tasavvufta merhalelerin sonuncusu olan mârifet ve hakîkate vâsıl olması ve bu istikâmetteki amellerinin üstâdına arz olunması demektir.

Bir Hak dostunun bir kimseyi sofrasına dâvet etmesi ise, ona mânevî bir nasip vermesi ve iltifâtı ile tâbir olunur.”

Kemâller, karşılaştıkları bu Yûnus Dede’nin dilinden ve gönlünden dökülen keşif ve firâset dolu sözlerle o güne kadar tanımadıkları bir mâneviyat âleminde büyük bir nasîbe namzet olduklarını anlayarak zuhûrâtı beklemeleri lâzım geldiğini düşündüler. Yûnus Dede, târihte iz bırakmış meşhur rüyâlardan bahsederek sözüne devâm etti ve Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin, devrinin pâdişâhı I. Ahmed Hân’ın gördüğü bir rüyâyı şöyle tâbir ettiğini nakletti:

“_Sultan I. Ahmed Hân, bir gün rüyâsında; Avusturya kralı ile güreşe tutuştuğunu, sırt üstü yere düştüğünü ve sırtının toprağa yapıştığını gördü. Ürpererek uyandı. Çok heyecanlandı. Üzüldü. Çünkü rüyânın zâhirî görünüşü korkutucu idi.

Saraya tâbirciler dâvet edildi. Lâkin rüyânın yapılan tâbirleri, Sultan Ahmed Hân’ı tam olarak tatmin etmedi. Devlet erkânı, I. Ahmed Hân’a, bu rüyâyı bir kere de Üsküdar’da bulunan Şeyh Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’ne tâbir ettirmesini tavsiye ettiler. I. Ahmed Hân, bir mektup yazarak rüyâsını Hüdâyî Hazretleri’ne arz etti.

Haberci, mektubu alıp sür’atle Üsküdar’a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin kapısını çaldı. Büyük velî Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri, elinde daha önce hazırlamış olduğu bir zarf ile kapıya çıktı. Habercinin getirdiği mektubu alırken, ona bunu verdi ve:

«–Sultanımızın beklediği cevap burada yazılıdır!» dedi.

Mektubu şaşkınlık içinde teslim alan haberci, derhâl Pâdişâh’a götürdü ve olanları anlattı. Sultan Ahmed Hân’ın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan, kerâmeten cevaplandırılmıştı. Sultan Ahmed Hân, mektubu heyecanla okumaya başladı:

«Allâh Teâlâ, insan vücûdunda sırtı, kâinatta ise toprağı en kuvvetli olarak yarattı. İnsanın sırtı ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın sırtının toprağa gelmesi ile bu iki kuvvet birleşmiş olmaktadır. Dolayısıyla bu rüyâdan, İslâm’ın temsilcisi olan Pâdişâhımız’ın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşılmaktadır…»

I. Ahmed Hân, bu tâbirden çok memnun oldu ve:

«–İşte gördüğüm rüyânın gerçek tâbiri budur!» dedi.

Bu rüyâ, istikbâldeki Estergon Kalesi’nin fethini müjdeliyordu.

Bu müjdeye pek sevinen Sultan, derhâl Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin duâsını alıp Avusturya üzerine yürüdü. Hudut boylarındaki kuvvetlerle birleşen Osmanlı ordusu, Avusturya’ya üst üste darbeler indirmeye başladı ve onları sulha mecbûr etti. Bilhassa Estergon’un ele geçirilmesi, Avusturyalıları perişan etmişti. Böylece on üç sene süren Osmanlı-Avusturya harbi, Zitvatoruk’ta nihâyete erdi ve yirmi yıl müddetle antlaşma imzâlandı. Bu antlaşmaya göre, Kanije, Estergon, Eğri kaleleri Osmanlılara geçmiş; Avusturya, savaş tazminatı ödemeye mecbur kalmıştı.”

Bu sûretle sözlerini bitiren Yûnus Dede, sohbet esnâsında da sık sık tatlı nazarlarla can sarayına alıp kucakladığı Kemâller’e döndü, onları yanına çağırdı ve mütebessim bir çehre ile:

“–Alınız, bunlar size Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin hediyesidir.” diyerek ellerine, sanki geleceklerini hissetmiş gibi daha evvel hazırlattığı birer paket tutuşturdu.

Bunlarda tepeden tırnağa üstlerini, başlarını değiştirecek çamaşırlar ve elbiseler vardı. Kemâller, Dede’nin elini öpmeye eğildikleri sırada o, buna mânî olmak istercesine elini çekti ve kendilerini kırk yıllık dostu ile kucaklaşıyormuş gibi bağrına bastı. Bu esnâda kimsenin duymayacağı bir şekilde kulaklarına şu sözleri fısıldadı:

“–Bohçanızda harçlık da vardır. Onunla bir hamama gidin. Güzelce bir yıkanıp üst-başınızı değiştirdikten sonra sahur için buraya geliniz. Sizleri bekliyor olacağım…”

Yûnus Dede, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi derin ve duygulu bakışlarıyla ve muhabbet dolu çehresiyle tebessüm ediyordu. Bu âlicenaplık karşısında yılların şefkat mahrûmu bu iki yeni yeşermiş gönül, başlarını edeple önlerine eğdi. Gözlerinden yanaklarına, şebnemler misâli ılık gözyaşları süzülüyordu…

Kendilerini böyle bir hidâyet iklîmi içinde bulan bahtiyar Kemâller, büyük bir mahcûbiyetle paketlerini alıp denileni yaptıktan sonra, sahur yemeği için tekrar oraya geldiler. Fakat cemaat, onları tanımakta güçlük çekmişti. Zîrâ elbiselerinin şurasında burasında kusmuk lekeleri bulunan o iki perişan adam gitmiş, yerine saç ve sakalları nizâma sokulmuş, düzgün görünüşlü iki derviş gelmişti…

Sahur yemeği ve onu müteâkip yapılan sohbetten sonra Yûnus Dede, Zekeriyyâ adında bir delikanlıyı yanına çağırarak:

“–Evlâdım, şu anahtar câmi-i şerîfin altındaki odaya âittir. Ben bugün orayı sildirip temizlettim. Bu Kemâller için oraya döşek, seccâde, takke, tesbih vesâire koydurttum. Onları al götür, yerleştir, istirahatlerine baksınlar.” tâlimatını verdi.

Kemâller için câmi-i şerîfin bodrumundaki bu oda, çoktan beri görmedikleri mûtenâ bir kâşâne gibiydi. Ömürlerinde ilk defa uyandıkları mânevî âlemin huzur ve sükûnuyla, o yeni mekânlarında, ruhları kadar yorgun bedenlerini de dinlendiren bir gece geçirdiler…