İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Sıcak Gözyaşları

Sıcak Gözyaşları

Kemâllerin, muhâtaplarının gözlerini yaşartan duâsı biter bitmez, zayıf, uzun boylu, saç ve sakalı ihmâl edilmiş bir genç:

“–Hocam! Benim hikâyemi dinlemeden ve bana da bir çıkış yolu göstermeden sohbeti bitirdiniz. Bu hapishâneye düşenlerin hepsine «kader kurbânı» diyorlar. Hâlbuki bunların çoğu kendi kötü fiillerinin kurbânıdır. Asıl kader kurbânı benim. Hikâyemi dinlerseniz bana hak verirsiniz. Biliyorum yoruldunuz ama, lütfen bir de beni dinleyiniz. Zîrâ sahur yemeği için henüz zamanın müsâadesi vardır.” dedi.

Ahmed Kemâl, elleri ve sesi titreyen bu asabî ve heyecanlı gencin başını yumuşak bir el hareketiyle okşadıktan sonra:

“–Peki evlât! Anlat bakalım, bir de senin hikâyeni dinleyelim.” demesi üzerine rûhunda ve vücûdunda bir gerginlik olduğu her hâlinden anlaşılan genç, başından geçen mâcerâyı anlatmaya başladı:

“–Ben.” dedi. “_Anadolu’nun ücrâ köylerinden birinde yaşayan fakir bir âilenin çocuğu idim. Köyümüzün halkı çok fakirdir. Kimi, halı dokuyarak, kimi de dağlardan çıra yaparak hayatını kazanır. Çünkü bu köyde ekime müsâit arâzi hemen hemen yoktur. Köyü, vaktiyle ekseriyeti hayvancılıkla meşgul olan yörükler kurmuşlar. Benim anam-babam da dağlardan çıra toplayarak hayatını kazanan insanlardı.

Anam, gençliğinde bir komşu çocuğuyla sevdâlıymış. Fakat âilesi, onu sevdiği bu çocuğa vermek yerine babama vermiş. Bir gün her ikisi de ormanlık bir yerde çıra toplarken, babam yuvarlanan bir kayanın altında kalarak ölmüş. Herkes bunu, anamın o kayayı kasten yuvarlayarak babamı öldürdüğü şeklinde kabullenmiş. Bu ithamdan korkan anam, benden küçük bir kız kardeşimle birlikte ikimizi bırakarak köyden kaçmış. Nereye gittiğini hâlen bilen yoktur. Gerçekten iddiâ edildiği gibi bu suçu işlediği için mi, yoksa ithamdan korktuğu için mi kaçtığını bilemem. Fakat her ne olursa olsun, biz iki kardeş, küçük ve garip kulübemizde, kimsesiz, sâhipsiz ve yapayalnız kalakaldık.

İlk zamanlar konu-komşu bize yiyecek vererek el uzattı. Bir müddet sonra herkes bizi unuttu. Ben o zaman sekiz-on yaşlarındaydım. Kız kardeşimse benden küçüktü. Aç kalınca önce komşuların kümeslerinden yumurta çalmaya başladım. Sonra başka şeyler de çaldım ve yakalandım. Köyün muhtarı işe el koydu. Bana bu kötülüğü açlığın yaptırdığını düşünerek ve hâlimize acıyarak bir çâre aradı. Kız kardeşimi yakın ilçedeki bir halı tüccarının yanına bir nevî hizmetkâr gibi evlâtlık olarak verdi. Beni de İstanbul’a halı götüren bir kamyona bindirerek Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kimsesiz çocuklar için kurulmuş olan bir yurduna getirip yerleştirdi.

Açlıktan kurtulmuş ve başımı sokacak bir yuva bulmuştum. Fakat oradaki çocukların çoğu sokaktan toplama idi. Bunlar, sokağa alışmış ve birtakım kötü alışkanlıklar peydahlamışlardı. Maalesef yer darlığından dolayı hepimizi aynı koğuşta yatırıyorlardı. Birbirimize, yaptığımız yanlışlıkları mârifet gibi anlatıyorduk.

Onlara uyarak bir iki defa yurttan kaçtım. Bunun bir sebebi de orada yeteri kadar ilgi ve şefkat görmememiz ve mânevî duygulardan mahrûmiyetimizdi. Ezan seslerinin bile ne ifâde ettiğinin farkında olmadan büyüdük. Uzaktan duyduğumuz ezanlar, bizim için yalnız nağmeli bir sesten ibâretti.

Her kaçışımda birkaç gün âvâre ve serseri dolaştıktan sonra polislerce yakalanıp geriye getirildim.

O sırada yurda kurban kesmek üzere bâzı insanlar gelip gidiyordu. Ben, dağlık bir mıntıkanın çocuğu olduğum için hareketliydim. Kurban kesimlerinde kendiliğimden kasaplara yardım eder, elimden geleni yapardım. Meğerse oraya gelen kasapların bir kısmı, bizim gibi çocukların zekî, hareketli ve cevvâl olanlarını seçmek için kurbanı bahâne ederlermiş. Bu işi çok sonra anlayabildim. Bu yetimhânede yedi-sekiz sene kaldıktan sonra 18 yaşını tamamladığım gün, kapıya bırakıldım. Bahsettiğim kötü niyetli insanlar gelip gittikçe, yurt hayatını tamamlamak üzere olan çocukların serbest kalacağı günü öğrenirlermiş. Benim için de öyle yapmışlar. Yurdun kapısından çıkıp caddeye adım attığım an, kurban kesen kasaplardan biri, bir tesâdüfmüş gibi karşıma çıktı. Yurttan ayrıldığımı öğrenince:

«–Nereye gideceksin, kalacak bir yerin var mı aslanım?» diye sordu.

«–Hayır, İstanbul’da hiçbir tanıdığım yok.» diye karşılık verdiğimde:

«–Öyleyse bize gel!» dedi. Mecbûren kabul ettim. O insanların kötü niyetinden haberim olmadığı gibi, aslında başımı sokabileceğim başka bir yer de yoktu. Beş parasızdım. Elimde, birkaç parça eski çamaşırımı koyduğum poşetten başka bir şey yoktu.

Ben bu devlete şaşıyorum. Sekiz on sene bakıp gözetilen kimsesiz bir çocuk, sen artık on sekiz yaşına geldin, diye kapının önüne konulduğunda, onun kimsesizliği, parasızlığı neden düşünülmez? Çoğuna bir meslek öğretilmemiş olan bu gençler, bin bir tehlikenin kol gezdiği bu büyük şehirde kendisini nasıl kurtaracak da doğru yolda yürüyecek diye hiç düşünülmez mi?

Hele kızların hâli daha da perişan!.. Onların çoğu yurttan ayrıldıktan sonra fuhuş batağına sürüklenir de kimsenin kılı bile kıpırdamaz. Onlara mı yoksa onları kurbanlık koyunlar gibi bin bir tehlikeye karşı çâresiz bırakanlara mı kızmak lâzım geldiğini bilmiyorum.

Kurban kesme bahânesiyle yurda gelip bizim gibi gençler arasından kendilerince işe yarayacak kimseleri seçme gâyesi güden o adam, beni alıp Kasımpaşa’da bir eve götürdü. Burası, orta hâlli döşenmiş, mütevâzı bir evdi. Evde benim gibi yurtta yetişmiş bir iki genç kız vardı. Onları da daha önce başka yurtlardan alıp buraya getirmişler.

Beni getiren adam, eve erzak getiriyor, kızlar da yemek yapıyordu. Takriben altı ay kadar bu evde kaldım. Tabi zamanla işin aslı anlaşıldı. Burada beni kötü alışkanlıklara, esrar içmeye ve o kızlarla gayr-i ahlâkî davranışlarda bulunmaya alıştırdılar. Sonunda:

«–Eee artık borcunuzu ödeme zamanı geldi.» diyerek bize yankesicilik ve hırsızlık öğretmeye başladılar.

Çâresizdim. Bir mesleğim yoktu. İş bulmam imkânsızdı. Esâsen bu eve geldiğimizden beri yemeğimize uyuşturucu katıyorlarmış. Bunu sonradan kızlardan öğrendim. Bana sâhip çıkan adam, bir yankesici şebekesinin elemanıymış. Bu şekilde çâresiz insanları, güler yüz, tatlı söz ve kısa bir barındırma müddetinden sonra şebekeye dâhil ediyorlarmış. Allâh affetsin, onların emrinde pek çok yankesicilik ve soygun yaptım. Hattâ bir defâsında polisle kovalamaca oynadım. Polislerin açtığı ateşle bacağımdan yaralandım. Az kalsın ölecektim.

Aynen yetimhâneden kaçtığım gibi, bu şebekenin elinden de birçok defâlar kaçarak izimi kaybettirmeye çalıştım. Bir defâsında, Sirkeci’de bir lokantaya bulaşıkçı olarak girmiştim. Gelip beni buldular. Suçlarımı polise ihbâr etme tehdîdiyle tekrar şebekeye dâhil ettiler. Hattâ, bir seferinde Anadolu’ya kaçtım. Tâ Adana’da gelip beni buldular. Velhâsıl, ne yaptımsa onlardan kurtuluş yolunu bulamadım. Her seferinde gelip beni buldular. Sonunda Kapalıçarşı’da bir kuyumcuyu soyarken yakalandım. Bundan dolayı işte hapisteyim. Üç sene cezâ yedim.

Bana göre benim gibi kimsesizler için en emin yer, hapishâne… Çünkü burada barınma ve karın doyurma imkânı mevcut. Dışarı çıktığım anda kapının önünde beni teslim alacaklarından eminim. Ben de bu kötülüklere devâm etmek mecbûriyetinde kalacağım. Kasten yakalanıp tekrar hapse girmekten başka çârem yok.

Allâh aşkına söyleyiniz hocam! Benim de herkes gibi düzgün bir hayat kurmak hakkım değil mi?! Kaderin, tâ çocukluğumda başlayan bu zorlu tecellîlerine ben nasıl karşı koyabilirim? Düzgün bir hayat sürmeye nasıl muvaffak olabilirim?

Görüyorsunuz, kader benim önümde aşılmaz bir duvar gibi. Onun önünde çırpınmaya ve bu bataklıkta ömür tüketmeye ben âdeta mahkûmum. Benim ve benim gibiler için de bir kurtuluş reçeteniz yok mu? Bu hayattan usandım artık. Bâzen canıma kıymak istiyorum. Bâzen de bulabilirsem esrar kullanarak beynimi uyuşturmaya, dertlerimi unutmaya çalışıyorum. Bu hayat mıdır Allâh aşkına?!”

Genç, bu sözlerinin ardından, dînî nasihatlerinden dolayı hoca olduklarını zannettiği Kemâllere bir imdat ve kurtuluş yolu arayan gözlerle baktı.

Topluluk, bir müddet sükût etti. Kemâller de bu ağır kader tablosu karşısında hikâyesini dinledikleri gence tesellî olacak bir söz söylemekte zorlanıyorlardı. Nihâyet Ahmed Kemâl, Allâh’a sığınarak ve hatırlayabildiği kadar Yûnus Dede’nin rûhânî nasîhatlerine tercümân olmaya çalışarak bu genci tesellî için şu sözleri söyledi.

“–Güzel kardeşim!” dedi. “_Sen ve senin gibiler, cemiyetimizin İslâm’dan uzaklaşmasının bedelini ödeyen mazlumlarsınız. Siz, cemiyet nâmına ağır bir bedel ödüyorsunuz. Bu yüzden sizler kadar bu toplum da suçludur. Düşünmek gerekir ki, siz onların yerinde olabilirdiniz, onlar da sizin yerinizde olabilirdi. Fakat ne yazık ki toplum, bu kıyaslama ve düşünceden çok uzakta kaldı.

Ecdâdımız, sizin başınızdan geçen bu gibi toplum fâciâlarını bertarâf etmek ve Allâh katındaki mes’ûliyetten kurtulabilmek için sayısız vakıflar kurmuş. Bu vakıflar da yetimlere, gariplere, bîçârelere ve kimsesizlere şefkat ve merhamet kucağı olmuştur. O insanlara bu hizmetleri gördüren, Peygamber Efendimiz’in sık sık sorduğu; «…Bugün bir yoksulu doyurdunuz mu, bugün bir cenâze namazına iştirâk ettiniz mi, bugün bir hastayı ziyâret ettiniz mi?..»[19] gibi, mü’minlere ictimâî mes’ûliyetlerini hatırlatan tâlimatlarıydı.

Yine yetimlerin himâyesine dâir Yûnus Dede’nin sohbetlerinde duya duya ezberlediğim bir hadîs-i şerîfe göre, Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bitiştirdiği iki parmağını göstererek:

«Kendi yetimini veya başkasına âit bir yetimi himâye eden kimseyle ben, cennette (şöyle) yan yana bulunacağız.»[20] buyurmuştur.

İşte ecdâdımız, mü’min gönüllere cennet dâveti hâlindeki bu güzel müjdelerden lâyıkıyla nasîb alabilmek için hayırda yarışmışlardır. Yüzyıllar boyunca, toplumda; «Acıyın bize!» diye feryâd edenlere kulak ve gönül vermiş ve bir ibâdet vecdiyle onları topluma kazandırmışlardır.

Fakat şunu da ifâde edelim ki, sizin kurtuluşunuz için de hâlâ bir ümit var. Çünkü yaptığınız kötülüklerden rûhen rahatsızsınız. En büyük kurtuluş kapısı tevbedir. Bu kapının önünde, yapılan çirkin işlerden nefret etmek ve pişmanlık duymak zarûrîdir. Bu pişmanlık, sizin için bir kurtuluş yoludur. Bunu iyi kullanmak ve değerlendirmek gerekir.

Bir toplum ne kadar bozuk olursa olsun, onun içinde dâimâ iyiler de bulunur. Tıpkı en düzgün bir toplumda bile, kötülerin ve kötülüklerin mutlak mânâsıyla yok olmaması gibi. Hiç şüphesiz senin içine yuvarlandığın bataklık, içinde yaşadığımız cemiyetin bütünü değil, bir parçasıdır.

Toplumun bozulması, bir meyvenin çürümesine benzer. Çürüyen bir meyvenin bir kısmı dâimâ sağlamdır. O meyvenin tamamının çürümesi gibi toplum tamâmen bozulursa, bu, dünyânın sonu olur. Çünkü Allâh Teâlâ bu dünyâyı biz kulları için bir imtihan âlemi olmak üzere yaratmıştır. Bundan dolayı her zaman iyiliğe sevk eden sebepler ve muhitler var olduğu gibi, kötülüğe sevk eden sebepler ve muhitler de dâimâ var olacaktır.

Senin kurtuluşun, çevreni değiştirmekle mümkündür. Eski dünyandan, polisten kaçtığından daha hızlı ve kararlı bir şekilde kaçıp uzaklaşmalısın. Ama sadece kaçış yetmez. Sığınacağın yer de önemlidir. Sen onlardan kaçıp Sirkeci’de bir lokantaya sığınmış ve bulaşıkçı olmuşsun. Lokantacı, eğer mânevî bir olgunluk ve dirâyete sâhip değilse, seni geldiğin çevreye karşı koruyup müsbet fikirlerle donatamaz. Bu yüzden, böyle bir hareketle, onlarla beraberken aldığın zehirleri yok edemezsin. Senin böyle bir muvaffakıyet için güçlü bir panzehire ihtiyacın var. Yâni gömlek değiştirir gibi bir hüviyet değiştirebilmek için; îmanlı, ahlâklı ve seni iyi duygu ve düşüncelerle techîz edecek ve irâdeni müsbet bir sûrette yönlendirecek merhamet ve şefkat dolu bir telkin muhitine sığınmalısın.

Bak, biz de içine düştüğümüz süflî hayattan kurtuluş için ilâhî bir lutuf eseri bunu yaptık zâten. Allâh Teâlâ, ikimizi bir sevgili kulunun kapısına yönlendirdi. Eğer karnımızı doyurmak düşüncesiyle Hüdâyî Dergâhı yerine başka bir yere gitmiş olsaydık, belki eski süflî ve iğrenç hayatımıza şimdi de devâm ediyor olurduk. Onlar, bizim karnımızı doyurmakla kalmadı, rûhumuzu da doyurup şekillendirdiler.

Demek ki sadece kötülerden kaçmak yetmez. İsâbetli bir yere sığınmadıkça bu kötülüklerden kurtulmaya imkân yoktur. Böyle bir kapıya ulaştığın zaman orada sırf boğaz tokluğuna bile bulunmaya râzı olmalısın. O şerli insanlar gelip seni bulurlarsa, onların tehditlerine mukâvemet et. Seni dövseler de sövseler de aldırma. Bu uğurda katlanacağın sıkıntıların ve göstereceğin mukâvemetin, Allâh’ın mükâfâtını îcâb ettireceğini düşünerek bunlara râzı olmalısın. Nihâyet seni polise ihbâr etmekle tehdîd edebilirler. Hapis hayatını bile onlarla beraber olmaya tercih ettiğini söylediğine göre, bu tehdide de kolayca mukâvemet edebilirsin. Onları senden vazgeçirtecek olan, sadece senin tuttuğun yeni yoldaki kat’î kararlılığındır. Seni eski çirkef hayata döndürmek isteyenler, seni kendilerinden gelecek her türlü musîbeti göğüslemek husûsunda mutlak bir sûrette kararlı görürlerse, nihâyet ısrarlarından vazgeçerler. Sen de kurtulmuş olursun.

Uyuşturucu almak da çâre değildir. O, derdi bertarâf etmeyip aksine daha da büyütür. İntihar ise dehşetli bir günahtır. Hattâ bunun küfür olduğunu söyleyenler bile vardır. Zîrâ Allâh’ın takdîrine isyan demektir. Bu fânî dünyâda imtihan içinde olduğumuzu hiçbir zaman unutmamalıyız. Bu imtihanda muvaffak olmanın bedeli ise cennettir.

Güzel yavrum! Bizleri çepeçevre kuşatan şartlar ne kadar kötü olursa olsun, dâimâ bir kurtuluş imkânı vardır. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de:

«Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.»[21] buyurmaktadır. Senin bu çirkeften çıkman için benim görebildiğim kolaylık ve çâre budur.

Biz, buraya suçsuz olarak düştük. Fakat her işinde hikmet sâhibi olan Cenâb-ı Allâh, -ihtimâl ki- kaderin bir cilvesi olarak sizlerle tanışmaya vesîle olması için böyle takdîr etti. Sana kaderi doğru anlayabilmen için çok söz söylemem gerekir. Bunu -inşâallâh- buradan kurtulduktan sonra geleceğin Hüdâyî Dergâhı’nda yaparız.

Şimdiden sana şu kadar söyleyeyim ki, her boş kaldığında Allâh -celle celâlühû-’nun ismini zikret, O’nu an, O’na duâ et ve O’ndan sana bir kurtuluş çâresi lutfetmesi için niyazda bulun. Duâ, bütün kötülüklere karşı bir silâhtır. Cenâb-ı Hak’tan başka sığınmaya lâyık hiçbir varlık mevcut değildir.

Kardeşim! Allâh Teâlâ, sonsuz rahmetinden ümit kesmemizi istemiyor. Mü’min, dâimâ ümitvâr olmalıdır. Her oluşta bir hayır yönü bulunduğunu düşünüp bedbinlikten sakınmalıdır. Düşün ki dışarıda olsaydın, çeşitli meşgûliyetler sana engel olurdu. Hapishâne, kullanabilirsen bir inzivâ yeri, bir çilehâne, ana rahmi gibi yeniden doğuş için en müsâit bir zemindir. Buradan, ettiğin duâlar ve yaptığın zikirler vesîlesiyle rûhun arınmış, irâden bilenmiş olarak çıkarsın ve bizi gelir Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’nda bulursun. Orası bir irfan sofrasıdır. Orada rûhunu doyurur, gerçek huzur ve saâdeti bulursun.”

Mehmed Kemâl, sohbetin bu noktasında Ahmed Kemâl’den sözü devralarak şunları söyledi:

“–Arkadaşlar! En büyük felâket, merhamet mahrumluğudur. Toplumumuz, îman ve merhamet mahrumlarının gaflet ve ihmâli neticesinde, sokakların ve vicdansızların istismârına terk edilen bu genç kardeşimiz gibi niceleriyle doludur. Toplumumuzda -maalesef- bu gibi fecî manzaralarla hep karşı karşıyayız: Yaşları on-on beş arasında olan grup grup şefkat mahrumu çocuklar, sele kapılmış bir çöp misâli karanlık bir meçhule doğru sürüklenmektedir. Yol kenarlarında üst üste yatmış, elbiseleri pasaklı, günlerdir yıkanmayan elleri-yüzleri simsiyah, birbirleriyle kavga edercesine bali nefeslemenin mücâdelesini veren fidan gibi gençler var. Bu körpe yavruları ihmâl etmek, onları nemelâzımcılığın soğuk kucağına terk etmek demektir. Onların içler acısı durumuna duyarsız kalan topluma yazıklar olsun!

Bitkiler ve hayvanlar bile, nesillerinin devâmı ve muhâfazası için bin bir türlü ibret manzarası sergilerken, mahlûkâtın en üstün varlığı olan insanın öz neslini kendi eliyle baltalaması, hangi mantık ve vicdan ölçüleriyle îzâh edilebilir ki!

Kedi-köpekler bile yavrularını şefkatle emzirir, diliyle temizler, sonra onları kendince en muhâfazalı bir yere taşır. Bu manzaraları görüp de ibret almamak, hissiz ve donuk bir heykel duyarsızlığıyla alık ve abus bakakalmak, insanlık adına ne hazin bir fecaattir!..

Bir akrep bile yavrularını sırtında taşırken, doğurduğu çocuğunu herhangi bir sebeple götürüp bir parka bırakan, vicdanını yitirmiş ana da anadır; sakat doğmuş evlâdını, yaşadığı müddetçe şefkat ve merhametle kucaklayıp üzerine titreyerek koruyan ana da anadır!

Demek ki analık ve insanlık gibi mefhumlar, tek başına bir kıymet ifâde etmiyor. Bunları değerli ve muhterem kılan; Allâh korkusu, îman ve bunun en tabiî netîcesi olan şefkat ve merhametten ne nisbette hisse alınabildiğidir.

Sokakların insafına terk edilmiş tinerci çocuklar da, bizim çocuklarımızdır. Daha birçoğu rüşdüne ermemiş bu çocuklar, bu tâze bahar dalı gibi bedenler, göz göre göre, yavaş yavaş intihar ediyorlar. Soludukları zehirle ciğerlerini yakıyor, beyinlerini imhâ ediyorlar. Laçkalaşmış sinirleriyle kendi kollarını bacaklarını kesiyorlar. Yarın başkalarını da kesecekler, cinâyetlere karışacaklar…

Hâlbuki medeniyetlerin seviyesi, insanlarına verdikleri değerle ölçülür. Şâyet biz medenî isek, Allâh’tan korkuyorsak, Allâh’ı seviyorsak, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta bakabilme gayreti içinde isek, gariplerimize, yalnızlarımıza, düşkünlerimize sâhip çıkmalıyız.

Bu hususta alınacak tedbîrin ne olduğunu bilmiyorsak, ecdâdımıza bakmamız kâfîdir. Onlar kurdukları sayısız hayır müesseseleri ile, değil insanı, yaralı hayvanları bile tedâvî etme gayreti içinde dâimâ Hakk’ın rızâsını aradılar.

Îman nîmetinin insana kazandıracağı en mühim hasletlerden biri, şüphesiz ki «merhamet»tir. Merhamet, mü’minin kalbinde hiç sönmeyen bir ateş gibidir. Bizi Rabbimize yaklaştıran ilâhî bir cevherdir. Merhamet, insanı hodgâmlıktan diğergâmlığa sevk eden îmânın bir lutfu ve meyvesidir. Zîrâ îman nîmeti gönülde kemâle erdikçe, îmandan mahrumlara, yoksullara, gariplere, yalnız yaşayanlara, çeşitli dert ve sıkıntılara müptelâ olanlara acıma hissi artar, onlar için gösterilecek gayret de ziyâdeleşir. Bundan dolayı olgun bir mü’minin rûhu, etrâfında hidâyet dâveti bekleyen, bin bir iptilâlara mâruz, himâyeye muhtaç insanlar varken, sırf kendi îmânı ile tesellî bulamaz.

Mü’min, karanlık bir gecenin mehtâbı gibi derin, hassas, ince ruhlu, diğergâm, merhamet ve şefkat sâhibi ve cömert olmalıdır. Toprağına merhamet tohumu serpilmeyen ülkeler, istikbâlde mâtem ülkesi olmaya mahkûmdur.

Hepimiz, âhiret yolculuğuna çıkmış fânî yolcularız. Bunu inkâr etmek, gözlerini yumup güneşi inkâr etmek kadar akla, mantığa ve vicdâna zıt bir keyfiyettir. O hâlde, hayatı bu hakîkat istikâmetinde tanzîm etmek de, aklî, mantıkî ve vicdânî bir zarûrettir.

Bu fânî yolculuğumuzda, sâhip olduğumuz nîmetleri sırf nefsimize sarf etmeyerek, muhtaç olanların irşâdına da gayret göstermek, dînî ve vicdânî vazifelerimizin en mühimlerinden biridir. Zîrâ insanları hakka, hayra, fazîlete ve îmâna dâvet etmek; onların kötülüklerden uzaklaşmalarına yardımcı olmak; ahlâk zaafına uğrayıp rezâlet çukurlarına ve küfür karanlıklarına düşmemeleri için gayret göstermek, dünyâ ve âhirette kulu Cenâb-ı Hakk’a yakınlaştıran en hayırlı vazifelerin başında gelir.”

Tutuklular, Kemâllerin bu gönülden ve samîmî nasîhatlerini gecenin geç vaktine kadar, huzur içinde dinlediler. Solgun ve bedbin sîmâlarında tatlı bir tebessüm belirdi.

Ahmed Kemâl:

“_Haydi kıymetli arkadaşlar! Vakit epey geç oldu. Şimdi hep beraber sahur yemeğini yiyelim. Sonrada da biraz bekleyerek sabah namazını kılar, istirahate çekiliriz.

Uyku, ölümün kardeşidir. Cenâb-ı Hak, ölümü ve ölümden sonrasını kavrayabilelim diye bize uykuyu ve rüyâ görme husûsiyetini vermiştir. Bu bakımdan aslında her yirmi dört saatte bir kere ölüp diriliyoruz. O hâlde her gün hayata Allâh ile başlayıp onu Allâh ile nihâyetlendirmek lâzımdır. Bunun için uyku bastırdığı anda şöyle duâ ediniz:

«Yâ Rabbî, beni îmanlı ve sıhhatli olarak yatağıma kavuşturdun. Aynı şekilde sabahlat ve üzerimdeki nîmetini artır. Sana nihâyetsiz şükürler ve hamd ü senâlar olsun. Beni îman ve İslâm üzere sâbit kadem kıl.»

Ondan sonra içinizden yavaş yavaş «Allâh, Allâh, Allâh…» diyerek uykuya dalınız.

Sabah gözünüzü açtığınız anda, yâni her yeni gün hayata başlarken ilk sözünüz de «el-hamdü lillâh» olsun. «Yâ Rabbî, beni îmanlı ve sıhhatli olarak uyuttun, îmanlı ve sıhhatli olarak uyandırdın. Üzerimdeki nîmetlerini artır ve beni îman ve İslâm üzere sâbit kadem kıl!» deyiniz.” dedi.

Ahmed Kemâl, sözlerini böylece noktaladıktan sonra Mehmed Kemâl, ellerini boynunun hizâsına kadar kaldırarak “Âmîn!” diye bir sayha yükseltti ve ardından yaptığı uzun duâsını şu cümlelerle bitirdi:

“Yâ Rabbî! Sana ne güçlük! Rahmeti gadabını aşmış olan Sen, bu kardeşlerimiz gibi günah batağında çırpınan milyonlarca insana kurtuluş çâresi lutfet! Onları sâlih kullarından eyle! Dünyâ ve âhiret saâdetiyle taçlandır! Onları, ebedî hayatlarında İslâm’ın kâinât çapındaki galebesine himmet etmiş Hak dostları olarak haşret! Şahıslarını kurtarmış olmayı aşarak, başkalarını da kurtarmış olmanın şerefiyle lutuflandır! Akıl ve hayal yetmez nîmetlerinle rızıklandır! Âmîn!”

Mehmed Kemâl duâsını bitirdiği zaman, dinleyenlerin sıcak gözyaşlarıyla hıçkırıkları devâm ediyordu. Sofrayı hazırlamış olan bir tutuklunun:

“_Buyrun yemeğe!” demesiyle sohbet yine şimdilik nihâyete ermiş oldu.