İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Nefs Muhâsebesinin Lüzûmu

Kemâller, Yûnus Dede’nin nasihatlerini dinledikten sonra, Hüdâyî Câmii’nin bodrumundaki kâşâne(!) adını verdikleri garip ve izbe odacıklarına döndüler.

İkisinin de zihni, bir arı kovanı gibi uğulduyordu. Bir müddet, yere serili yataklarının üzerinde konuşmadan, sessizce oturdular. Sanki dinlediklerini hazmetmeye çalışıyorlardı. Böylece, bir hayli zaman geçtikten sonra Ahmed Kemâl, derin bir uykudan uyanırcasına arkadaşına döndü ve:

“–Biliyor musun, deminden beri, çocukluğumdan bugüne kadarki hayatımın muhâsebesini yaptım. Bugüne kadar hiçbir defâ geriye dönüp yaşadıklarımdan bir ders ve ibret çıkarma ihtiyacını hissetmemiştim. Bu akşam, yaşamış olduklarımı kısaltılmış bir sinema filmi gibi âdeta yeniden ibretle seyrettim ve yaşadım.” dedi.

Mehmed Kemâl:

“–Yâ sâhiden, biz arkadaşız ama, birbirimizin hayat mâcerâsını bilmiyoruz. Biz seninle Tophâne batakhânelerinde tanıştık. Ondan sonra da hep beraber olduk. Hayatımızın bu son faslı beraber geçti. Geçmiş, sanki bizim hâfızamızda âdeta üzerine siyah bir perde çekilmiş karanlık bir âlem gibi. Onu hatırlamak bile istemediğimiz için olacak ki, birbirimizin geçmişiyle bugüne kadar hiç alâkadar olmadık. Hayatın hangi med-cezirleri ve fırtınalarının bizi Tophâne bataklıklarına sürüklediğini sırf kendi hayatımız itibâriyle biliyoruz. Birbirimizin geçmişinden hâlâ habersiziz. Şimdi nâil olduğumuz îman ve İslâm nîmetinin kadr ü kıymetini lâyıkıyla takdîr için, geçmişi hatırlamaya ihtiyâcımız var.

Ahmed Kemâl! Önce sen bana âilenden başlayarak geçmişini mühim safhalarıyla hikâye etsen, sonra da ben, benimkini sana anlatsam. Ola ki hayat mâceralarımızdan çıkaracağımız ders ve ibretle, bizim durumumuzda olanlara nasıl yardım edeceğimizi daha berrak bir sûrette kavrar ve şu en büyük nâiliyyetimizin şükür borcunu îfâya yöneliriz.” dedi.

Bunun üzerine Ahmed Kemâl, hayatının bundan evvelki safhalarını şöyle hulâsa ve hikâye etti:

“–Ben.” dedi. “–Osmanlı’nın son dönemi ile Cumhûriyetin ilk yıllarında orduda albay rütbesinde hizmet görmüş, îtibarlı bir babanın evlâdı olarak 1930 yılında Cihangir’deki konağımızda gözlerimi dünyâya açtım. Konağımız, saray yavrusu bir ahşap binâ idi. Gâyet kalabalık bir topluluk, o konakta barınıyordu. Âile fertlerine ilâveten, aşçılar, kâhya ve mürebbiyemiz, orada huzurlu bir âhenk içinde yaşıyorduk.

Zamanın meşhur hocalarından biri olan dedem, benim ilk çocukluk yıllarımda sağdı. Ramazân-ı Şerîf’te, konağın halkına cemaatle terâvih namazı kıldırırdı. Hoca Reşid Efendi de ayrıca bize Kur’ân-ı Kerîm ve akâid dersleri veren mübârek bir insandı.

Hoca olan dedem, Çankırı’nın köylüsü, temiz yürekli, saf bir müslümandı. Okumak için Süleymâniye Medresesi’ne gelmiş, zekâsı ve ilme hevesi sâyesinde bu medreseyi bitirdikten sonra oraya müderris tâyin edilmiş. Sonra da pâdişâhın dinlemesi için sarayda Ramazan günleri tertib edilen «Huzur Dersleri»ne iştirâk etmiş ve mukarrirliğe, yâni ders anlatan hocalık mevkiine yükselmiş. Onun ilmî dirâyetine hayran kalan pâdişah, kendisine pek çok ihsanlarda bulunmuş. O da bu parayı israf etmemiş, Cihangir’deki konağı satın almış.

Şimdi düşünüyorum da, çocukluk yıllarımdaki o konağın hâli, âdeta cennet misâliydi. Hizmetkârlar, âilenin bir ferdinden farksızdı. Hiç kimseye hattâ çocuklara bile ismiyle hitâb edilmez; «beyefendi», «hanımefendi»siz konuşulmazdı. Hizmetkârlar ise, eve gelen misâfirlere, «süt kardeşimiz» diye takdim edilirdi.

Lâkin ben, yabancı dil öğrenmek gâyesiyle küçük yaşta bir koleje verildim. Bu hâl, beni âdeta bu cennet atmosferinden ayıran ilk sebep oldu. Zîrâ orada bütün muallimler misyonerdi. Hissettirmeden rûhumuzu değiştiriyorlar ve bize batı hayranlığı aşılıyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi, evde derslerimize yardımcı olmak için ecnebî bir madamı mürebbiye olarak başımıza diktiler. O, benden küçük olan kız kardeşimle bana Fransızca öğretip yön verirken, âile efrâdımız, lisan öğrenmenin hatırı için, rûhen kendi kültürümüze ve hattâ milletimize yabancılaşmamıza seyirci kalıyordu. Bu da yetmiyormuş gibi, kız kardeşimi bir yabancı koleje yatılı olarak verdiler. O, yine hiç olmazsa hafta sonları eve geliyor, İstanbul’un Türk ve Müslüman muhitlerinin cadde ve sokaklarında dolaşmaktan dolayı, mektepte aldığı yabancı tesirleri -az çok- izâle ediyordu.

Beni ise liseden sonra Fransa’ya okumaya gönderdiler. Paris’ten üniversiteyi bitirerek Türkiye’ye döndüğüm zaman, dînime ve milletime tamâmen yabancılaşmış bir insandım. Üstelik, Fransa’da tahsil ettiğim iktisat ilmi sebebiyle Osmanlı Bankası’nda çalışmaya başlamak, Türkiye’de de kendimi Avrupa’da hissetmemi îcâb ettirdi. Bu yüzden, mânen uyanmaya bir yol bulamadım.

Ben Türkiye’ye dönmeden, annem-babam vefât etmişti. Cenâzelerinde bile bulunamadım.

Babam, genç bir harbiye talebesiyken Çanakkale Harpleri’ne katılmış, millî mücâdelede hizmet görmüş, Büyük Taarruz’da yaralanmış, gâzî olarak mâlûlen emekliye sevk edilmiş. Kendisine bağlanan emeklilik maaşı, doğduğum konağın kalabalık halkını beslemeye kifâyet etmediğinden, hizmetkârlara birer ikişer yol verilmiş. Türkiye’ye döndüğümde konak tamâmen ıssızlaşmıştı.

Bankada üst kademedeki yabancı memurlarla her akşam Beyoğlu’nda içki âlemlerine katılıyordum. Yaşadığım hayat, bana ciddî bir âile kurma fırsatı vermedi. Bir ara nişanlandımsa da içkiye eklenen kumar iptilâsı yüzünden bu nişanlılığı, evlilikle noktalayamadım. Zâten yaşadığım gayr-i meşrû hayatın îcâbı olarak bir âile mes’ûliyetini deruhte edecek durumda değildim.

Kumar, bana babadan kalma konağı sattırdı. İçki ise, zamanla beni alkolik yapacak bir kerteye ulaştığı için, üst kademeden insanlar, hayatımdan birer birer çekildiler. Kendimi, büyük bir yalnızlığa düşmüş hissettim. İşte o safhada idi ki, Osmanlı Bankası’ndan ayrılmak mecbûriyetinde kaldım. Ayrılmasam, onlar beni atacaklardı. Çünkü Beyoğlu âlemlerinde sabahlamak, erkenden vazifemin başına gelmemi imkânsız kılıyor, bu da biteviye bir şikâyet mevzuu oluyordu. Artık parasız bir alkoliktim.”

Sözün bu noktasında Mehmed Kemâl sordu:

“–Sana bir emekli maaşı bağlamadılar mı?”

Ahmed Kemâl cevap verdi:

“–Ne gezer, emeklilik hakkını elde edecek kadar çalışmamıştım ki. Bana cüz’î bir tazminat verdiler. Onu da bir gecede kumarda bitiriverdim. Sonra da kendimi Tophâne’nin gerçekten bir batakhâne olan ucuz meyhânelerinde buldum. Sabahlara kadar içmek için nice yanlış işler yaptım. Seninle orada tanıştığımıza göre, bundan sonraki hayatımı biliyorsun işte: Sabaha kadar içmek, akşama kadar uyumak ve dünyâya geliş gâyemizi unutarak düşünmeden yaşamak!..”

Ahmed Kemâl, hayat hikâyesini böylece hulâsa edince, bu defa Mehmed Kemâl, anlatmaya başladı:

“–Biz, âilece İskeçeliyiz. Âilemiz mübâdelede Türkiye’ye intikâl ettikten sonra İstanbul’da babamın satın aldığı Küçük Pazar’daki Gâzi Ethem Paşa Konağı’nda 1925 yılında doğdum.

Babam, Yunanistan’dan getirdiği altınlarla burayı satın almış, konağın bahçesine muazzam bir iş hanı ve tütün depoları yaptırmış, Avrupa’ya, Amerika’ya tütün ihraç ederek servetine servet katmış idi.

Biz, iki kardeştik. Babam, kardeşime kıyasla benden daha fazla ümitvardı. İşlerini bana bırakmayı plânlıyordu. Bu yüzden, iyi bir-iki ecnebî dili öğrenerek işin başına geçmemi düşündüğünden, beni çok küçük yaşta Almanya’ya göndermişti. Üstelik, bana Almanya’da belki on Alman talebesinin harcayamayacağı kadar harçlık gönderiyordu. Zannımca benim felâketimin birinci sebebi bu oldu. Zîrâ o kadar para, o küçük yaşta beni azdırmaya yetmişti. O derecede ki, daha bulûğa ermeden âşifte sokak kızlarının hücûmuna uğradım ve onlar beni içki, fuhuş ve kumar batağına çektiler.

Benim Almanya’da bulunduğum târihler, meşhur Hitler’in en şa’şaalı dönemiydi. Arkadaşlarımın tesirinde kalarak Hitler hayranı ve sosyalist oldum. Mektebi asarak Nazilerin toplantılarına devâm ediyordum. Bir yıl sonra Alman Harbi de denilen II. Cihan Harbi başladı. Türkiye’ye dönme fırsatı bulamadım. Harp boyunca Almanya’da kaldım. Hattâ, sulhü müteâkip, esir edilen Almanların arasında, esir kampında felâketli günler yaşadım. Âilemle irtibâtım kesilmiş, aylık tahsisâtımı alamaz olmuştum. Günlerce aç kaldım. Elimde bir konserve kutusuyla sıraya girip belediyenin dağıttığı çorbadan bir kepçe alarak karnımı doyurmak için saatlerce kuyrukta beklediğim olmuştu.

Harbin sonlarına doğru, evlerinde pansiyoner olarak kaldığım Alman âilenin kızıyla evlendim. Ortalık düzelir de karımı alıp Türkiye’ye dönerim ümidini taşırken, karımın, ağır bombardımanların ve sürekli ölüm korkusunun tesiriyle şuuru bozuldu. Kısa bir zaman sonra da vefât etti. Ben yine yalnız kaldım.

Harp nihâyete erip Türkiye’ye döndüğümde, babam vefât etmiş bulunuyordu. Almanya’da yaşadığım fâcia sebebiyle kendimi daha fazla içkiye verdim. O yıllarda tütün ticâreti de iyi gitmiyordu.

Bir tanıdık, beni Muş’ta bir altın mâdeni işine soktu. Şimdi anlıyorum ki mâdenciliğin kumarbazlıktan farkı yokmuş. Bir taraftan o mâden, diğer taraftan da içki ve kumar illeti, beni bir girdap gibi içine çekti, çekti, çekti…”

Sözün burasında Ahmed Kemâl sordu:

“–O kadar serveti, hep bu mâden mi yuttu?”

“–Kısmen öyle. Altını ha bulduk, ha bulacağız derken, koca işyerleri satılıp bu uğurda harcandı. Sonradan öğrendiğime göre, bulunan altının çoğunu da iş başındakiler iç etmişler. Zîrâ ben, tam mânâsıyla alkoliktim ve bu sebeple işimin başında duramıyor, onu, yanıma sokulmuş bulunan bâzı kimselere tâkip ettiriyordum. Tabi, pek çoğunu da kumar yedi.

Derken, dost sandığım insanlar etrâfımdan birer ikişer dağıldılar. Almanya’daki karımı çok sevdiğimden, bir daha evlenmeyi düşünmemiştim. Bekâr, parasız ve alkolik bir adam ne yapar? İşte ben de onu yaptım; senin gibi Tophâne’nin ucuz içki içilen batakhânelerine düştüm.”

Ahmed Kemâl:

“–Arkadaş!” dedi. “–Biz bu hikâyelerimizi asıl Yûnus Dede’ye anlatalım. Biz, Avrupa’da okusak da, ecnebî lisan bilsek de, hayat görüşü itibâriyle sıfırız. Koca bir ömrü ziyân ettik. Bunlardan alınacak dersleri lâyıkıyla çıkaramayız. Bakalım Yûnus Dede bize ne der?..”

Ertesi gün Yûnus Dede’nin sohbet saatinden bir hayli erken vakitte onu buldular ve ikisi de hayat hikâyelerini anlatarak ondan bu mâcerâlarının doğru bir tahlîlini taleb ettiler.

Yûnus Dede, şefkat dolu nazarlarla onların gözlerinin içine bakarak, yumuşak ve âhenkli sesiyle dedi ki:

“–Evlâtlarım! Sizin yaşadığınız mâcerâlar, kupon bir kumaş gibi tek ve yalnız size âit değildir. Ufak tefek farklarla, böyle, toplumun öldürücü darbelerine mâruz kalarak canlı cenâzeler hâline gelmiş bulunan insanlar -maalesef- az değil. Siz, toplumun kurbânısınız. Hattâ, felâketinizin ilk plânda mes’ûlü görünen âileleriniz de aynı şekilde, toplumun birer kurbânıdırlar. Batı hayranlığı ve lisan merâkı, bize, sizin gibi nice kurbanlar verdirmiştir.

Lâkin bu uğursuz cereyan nasıl ortaya çıkmış ve gitgide girdaplaşarak, sizler gibi milyonla kurbânı içine çekmiştir, evvelâ onu iyi tahlîl etmek lâzımdır.

Sizler, mânevî dünyânızı tanımadan, kendi kültürünüze sâhip olamadan, yabancıların kültürüne râm oldunuz. Kendi öz benliğimizden koparak nefsânî bir hayatın med-cezirleri içinde kayboldunuz.”

Ahmed Kemâl, Yûnus Dede’ye hayret ve heyecan içinde sordu:

“–Peki ama Yûnus Dede, biz bu lisânı boşuna mı öğrendik, iki lisân iki insan değil midir? Benim iktisat tahsîlim bir kültür değilse, o zaman kültür nedir?”

Yûnus Dede bu suâli şöyle cevaplandırdı:

“–Çok lisan bilmek kültür değil, ancak erişmek istenilen kültüre bir vâsıtadır. Esas kültür, din, dil ve târih şuuruna sâhip olabilmektir. Fert ve toplumlar, hayâtiyetlerini din, dil ve târih kültürüyle devâm ettirirler.

Din, kâinâtın ve insanın yaratılış gâyesini kavramayı sağlar. Kundak ile kefen arasındaki hayatı tanzîm eder. İnsanı, dünyâda vicdan huzûruna, âhirette ise ebedî saâdete hazırlayan kânun ve kâideler manzûmesidir.

Dil, dînin ortaya koyduğu hak ve hakîkatin ifâdesine vesîledir. Zîrâ insanlar, kelimelerle düşünür, lisân ile tefekkür ufuklarını genişletirler.

Târih, bu iki unsur çerçevesinde insanlığın yaşadığı hâdiselerin sebep ve netîcelerini tahlîl ile milletlerin müstakbel yollarını aydınlatan bir meş’aledir. Târih, bir milletin hâfızası ve millî tecrübeler mecmuasıdır ki, kaderlerindeki bu iniş ve çıkış tecrübeleri, onların istikbâlini aydınlatacak en mühim ışık kaynağıdır.

Toplumun, maddî ve mânevî değerlerinin bittiği yerde târih biter, millet biter, insan biter, iz’an biter, her şey nihâyet bulur.

İşte sizler, öz kültürünüze yabancılaştınız. Maddî ve mânevî rehberlerinizi tanımadan kendi kimliğinizden uzaklaştınız. Lisan öğrenmek hevesiyle, kendi kimliğinizi tam olarak edinmeden başka kimliklerin esâreti altına girdiniz. Yâd ellerde garip kaldınız. İşte sizin gibiler, hep bu acı tecrübeyi yaşadılar. Gerçek saâdeti tatmadıkları için, daldıkları süflî hayatı saâdet zannettiler.”

Mehmed Kemâl sordu:

“–Peki Yûnus Dede, o hâlde tahsîl edilmesi gereken gerçek ilim nedir?”

Yûnus Dede şöyle cevap verdi:

“_Yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm’de:

«…Allâh’tan, kulları içinde ancak ilim sâhibi olanlar (gereğince) korkar…»[11] buyrulmaktadır.

Yâni ilim tâbiri, kişiyi Allâh karşısında takvâ ve haşyet duygularına sevk eden bir vasıfta zikredilmektedir. Dolayısıyla kalbde Allâh’a karşı haşyet ve takvâ hisleri uyandırmayan bir ilim, Allâh katında makbûl sayılan bir ilim değildir.

Yine bir âyet-i kerîmede de:

«…(Rasûlüm!) De ki: «HİÇ BİLENLERLE BİLMEYENLER BİR OLUR MU?» Ancak akl-ı selîm sâhipleri ibret ve öğüt alır.»[12]

buyrulmaktadır. Bu âyet-i kerîmeler, Allâh katında gerçek ilim ve onun zıddı olan cehâletin keyfiyetini çok açık bir sûrette beyân etmektedir.

Bütün ilimler, Allâh Teâlâ’nın varlıklara ve hâdiselere koyduğu kâide ve kânunların tespit ve keşfinden ibârettir. İlimlerin terakkîsi de bu keşiflerin artırılması ile mümkündür. Lâkin sadece Allâh Teâlâ’nın kâinattaki varlık ve hâdiselere koyduğu kâide ve kânunları tespit edip o safhada takılı kalmak ve kuru kuruya seyretmek, hakîkî mânâdaki «bilmek» değildir.

Bilmek, ilâhî ihtişam ve kudret akışlarına âşinâ olup ilâhî feyz tecellîlerinden kalben nasîb alabilmektir. Varlıkların hâl lisânından anlamaktır, hikmete âşinâ olarak, kâinatta sergilenen ilâhî sırları çözebilmektir. Böylece yaratılışımızın hikmetine erebilmektir.

Bilmek, ihtiyâca cevap vereni bulmaktır. İhtiyaç ise, âyet-i kerîmede bildirildiği üzere «müslüman olarak can verebilmek»tir.[13]

Bilmek, ölmeden evvel nefsin esâretinden kurtularak hakîkat sabâhına uyanabilmektir.

Bilmek, ilâhî hesâba çekilmeden evvel, kendini hesâba çekebilmektir.

İşte ilmi bu keyfiyetiyle tahsil edebilen, yâni onu irfan hâline dönüştürebilen bir kimse, hakîkî mânâsıyla «bilen»lerden olur.

Bilen, mahlûkâtın ve mülkün gerçek sâhibini tanır. Yaratan’dan ötürü yaratılanlara karşı engin bir şefkat ve merhamet kucağı olur.

Bilen, Rabbin rızâsını ve yakınlığını arar, onun için fedâkârlık bir lezzet hâline gelir.

Bilen, affeder; bilen, sabreder; bilen, sever.

Bilen, incitmez, incinmez. Onun lisânı âleme rahmet tevzî eder.

Bilen, dünyâ ile âhiret, yâni kul rızâsı ile Hak rızâsı arasında tercihte bulunma mecbûriyetinde kaldığında, Hak rızâsına râm olur.

Bilen, gönül insanı olur. Her yerde ve her ahvâlde huzur ve saâdeti bulur.

Bilen, kendini toplumdan mes’ul hisseder.

Bilen, vatanın, milletin, bayrağın emânet olduğunun idrâki içinde olur. Zîrâ îmânın, ırzın, nâmusun, malın, canın muhâfazası; vatan ve milletin muhâfazası ile olur.

Bilen, nefsin esâretinden kurtulmak için rûhânî bir hayat yaşama gayreti içinde bulunur.

Bilen, fânî dünyânın aldatıcı oyuncaklarıyla meşgul olmaktan kurtulmuştur. Kendine âit fânî mülkiyeti de kalbinin dışında taşır. Kalbinin kasa olmasından, şöhret ve şehvetin şerrinden kurtulur.

Bilen, ilm-i ilâhînin azameti karşısında kendi «hiç»liğini idrâk eder.

Bilen, bilmediğini bilir.

Bilen, ahmaklığı bertarâf ederek neyi bilmesi gerektiğinin şuuru içinde olur.

Bilen, akıl ve kalb duyuşlarının âhengi içinde bulunur.

Bilen, sebepten Müsebbib’e, eserden Müessir’e, sanattan Sâni-i Mutlak’a ulaşır. Rabbini kalbde tanıyıp bilen, kendisine lâzım olan her şeyi bilir. O’nu bilmeyen hiçbir şeyi bilemez. Zîrâ ahmaklaşmış, kalbi âmâ kesilmiştir.

Velhâsıl, ilim sâyesinde, o ilmi insanlara lutfeden Hâlık’a ulaşılamıyorsa ne yazık! İlmî keşiflerin ilerlemesine vâsıta olan idrâkleri yaratan, Cenâb-ı Hak’tır. Bütün ilimler, hikmet cihetiyle Kur’ân’da meknuzdur. 14 asırdan beri Kur’ân önde, ilmî keşifler onun ardında yürümektedir. Gerçek ve faydalı bir ilim, maddî ilimlerle mânevî ilimlerin mezcedilmesi netîcesinde tahsîl edilebilir. İlmin bu iki yönü, iki kanat gibidir. Siz hiç tek kanat ile uçan bir kuş gördünüz mü? İlim, insanın hem dünyâsını hem de ölümünden sonrasını aydınlatan bir sermâye olmalıdır.

Yûnus Emre Hazretleri, ilim yolunda yanlışlara saparak kendini kaybedenlere, gerçek ilmin ne olduğunu ne güzel ifâde eder:

İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsen

Bu nice okumaktır…

Bir ilim, kişiye nefsini ve Rabbini tanıtamıyorsa, varlık hikmetinden ve yaratılış gâyesinden habersiz yaşatıyorsa, o ancak ilim yerine cehâlet, gaflet ve aldanış demektir. Cihâna insan olarak gelip sonunda etten bir kalıp olarak mezar toprağında çürüme fecaatini anlayamamak, bu tâlihsizliğin ıztırâbını duymamak, iz’an sâhibi bir insan için acabâ mümkün müdür? Fânî günlerin hayat notları, kıyâmet mahkemesinin adlî dosyalarıdır. Îman ve ahlâk kıymetlerini kaybedenlerin çılgın yaşayışları, kalblerin sefâletini ne fecî bir şekilde açığa vurmaktadır.

İşte vaktiyle nice vatan evlâdı, Batı’nın ilmini tahsîl etmek gibi mâsum bir niyetle yola çıktı. Lâkin îman ve ahlâk bakımından yeterince olgunlaşamadan ve hazırlıksız bir şekilde girdikleri yabancı âlemlerin nefsânî fırtınalarında, kuru bir sonbahar yaprağı gibi savruldular. Buna bir de maddî sıkıntılar sebebiyle milyonlarca insanımızın işçi olarak yurt dışına gidişi eklendi. Bunların, oralarda dünyâya gelen evlâtları, bugün kendi öz değerlerine acabâ ne kadar sâhipler veya bundan ne kadar haberdarlar? Maddî kazanç uğruna en kıymetli varlıklarının birer birer kayboluşuna seyirci kalan ana-babalar az değildir. Bizler, verdiğimiz bu firelerin mes’ûliyetini acabâ vicdanlarımızda yeterince hissedebiliyor muyuz?

Kendi memleketinde bile îman, ahlâk ve öz kültürünü kâfî derecede elde edemeyip yanlış ve nefsânî yollara sapanlar olurken, böyle bir donanımdan mahrum bir şekilde yabancı bir iklîme gidenlerin kendini kaybetmesinden daha tabiî ne olabilir? Sizler de, bu milleti «millet» yapan Mevlânâların, Yûnusların dünyâsını lâyıkıyla tanımadan yâd ellere gittiğiniz için hayatın çıkmaz sokaklarında boşuna yorulup kayboldunuz. İstikbâl olacağınız yerde mâzî oldunuz.

İşte evlâtlarım! Gerçek tahsil, yâni hakîkî mânâda bilmek ve okumak; önce kendi özünü bilmek, sonra da kâinat dershânesindeki büyük nizâmın muammâlarını çözmek ve bütün hâdiselerin derûnundaki hikmetlere vâkıf olabilmektir. Hattâ o hakîkatlerin de ardında cereyân eden ibret ve hikmetlerle duygu derinliğine erişebilmektir. Çünkü kâinât abes yaratılmamıştır. Yaratılışın hikmet ve gâyelerini her zerre kendine mahsus bir lisân ile söylemekte ve gönülleri îman câzibesine, Allâh muhabbetine çekmektedir. Bu hâli kazanmak ise bâzı toplumların lisânını öğrenmekle değil, kâinâtın lisânına âşinâ olabilmekle mümkündür. Zîrâ, kalb gözü açılan mü’min, her yerde Rabbin ilâhî tecellîlerini müşâhede eder. İnsanı, eşyâyı ve kâinâtı, kendinde meknuz sır ve hakîkat ile görür. Kalben bu kıvamda olan bir mü’min için her şey «hâl lisânı» ile konuşur. İnsanın da yüzü-gözü, üstü-başı vitrinidir. Yâni insan, ağzıyla konuşmasa bile duruşuyla da bir beyân hâlindedir. İşte bütün varlıkların da «lisân-ı hâl» tâbir edilen bir lisânı vardır.

Şeyh Sâ­dî-i Şî­râ­zî, gö­nül­le­ri hik­me­te ve hakîkî ilme şöy­le dâ­vet eder:

«Ayık ki­şi­ler na­za­rın­da ağaç­la­rın ye­şil yap­rak­la­rı bi­le bir dî­van­dır. Her zer­re, Ce­nâb-ı Hakk’ın ilâ­hî sa­na­tı­nı if­şâ et­mi­yor mu?»

Bu defa Ahmed Kemâl:

“–Peki Yûnus Dede, kâinâtın bu lisânına nasıl âşinâ olunabilir?” diye sordu.

Yûnus Dede bu suâli de şöyle cevapladı:

“–Bir düşünün bakalım. Atomdan galaksilere kadar takdir edilmiş bir eksen içinde dönen varlıkların, bunu tesâdüfen ve rastgele yaptıklarını, rüzgarların başına buyruk bir şekilde estiğini, bitkilerin, hayvanların ve insanın ilâhî bir kader programının dışında hareket ettiğini, habbesinden kubbesine kadar varlıkların başıboş bırakıldıklarını iddiâ etmeye imkân var mı? Akıl, mantık ve vicdan buna müsâade eder mi?

Kâinat­ta her zer­re, âlemleri dolduran hakîkatlerden bir parçayı hâl lisânıyla her an bi­ze haykırıyor. Kun­dak­ta­ki yav­ru­nun gü­lü­şün­den, bir ke­le­be­ğin ka­nat çır­pışına, bül­bül­le­rin fer­yâ­dın­dan, ba­hâ­rın renk, âhenk ve râ­yi­ha cüm­bü­şü­ne ka­dar her şey ilâ­hî neş­ve­nin bin ­bir tercümânı de­ğil de ne­dir? İş­te kâinâtın lisânını kavrayabilmenin en ih­ti­şam­lı te­zâ­hü­rü, kâ­inat kita­bı­nı gö­nül gö­züyle oku­mak­tır. Âle­min hik­met, ib­ret ve ilâ­hî te­cel­lî­ler­den ibâ­ret ol­du­ğu­nun id­râ­ki­ne var­mak­tır. Ce­nâb-ı Hak âyet-i ke­rî­me­ler­de:

«Biz gök­le­ri, ye­ri ve bun­lar ara­sın­da bu­lu­nan­la­rı, oyun ve eğ­len­ce ol­sun di­ye ya­rat­ma­dık.»[14]

«Si­zi boş ye­re ya­rat­tı­ğı­mı­zı ve si­zin ha­kî­ka­ten hu­zûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi san­dı­nız?»[15] bu­yur­mak­ta­dır.

Bu âyet-i kerîmeler, insanı yaratılış gâyesi mûcibince ibret ve hikmete dâvet etmektedir. Mü’min, bu cihandaki ilâhî ihtişâma gönül gözüyle nazar edip mutlak sanatkâr olan Rabbe ulaşmayı gâye edinmelidir. Çünkü ilmin en fazîletlisi mârifetullâh, yâni Cenâb-ı Hakk’ı doğru olarak bilmektir.

Bu gâyeye hizmet etmeyen ilimler, içi boş bir gevezelikten başka bir şey değildir. Bu bakımdan değersiz ve geçersizdir.

Kâinattaki hâl lisânı, bambaşka bir ifâde ve câzibe gücüne sâhiptir. İnsanlar o lisânı kavrayabildikleri ölçüde yüce Allâh’ın eşsiz sanatına hayran kalırlar. Bu da, gönüllerdeki ilâhî aşka coşkunluk verir. İlâhî aşk ki, âlemleri yaratan yüce Allâh’a îman ve îtikâdı, daha derin ve engin bir hâle ulaştırır. Dolayısıyla aşksız bir şekilde Allâh’ı bilmek, insanı îmânın tadına ve kemâline erdiremez. Îmanda kemâle ermenin yolu, ancak aşk-ı ilâhîden geçer. Pek çok gâfil kimseler aşkı, sadece kadın-erkek arasında yaşanan nefsânî câzibe olarak anlamaktadırlar. Oysa bu husus, insanı ilâhî aşka yükselten merdivenlerin en alt basamağıdır.

Dünyâ târihinde, fânî sevdâları uğrunda Mecnûn olan niceleri gelip geçmiş, mâzînin karanlıklarında unutulup gitmiştir. Lâkin onlar içinde bir Mecnûn vardır ki, kıyâmete kadar gerçek muhabbeti tâlim eden bir aşk kahramânı olarak yâd edilecektir. İşte bu Mecnûn’un kahramanlığı, sırf bu dünyâ plânında takılı kalmayıp, «aşk-ı mecâzî»den «aşk-ı hakîkî»ye, yâni fânî ve beşerî aşktan ilâhî aşka intikâl edebilmesidir. Onun başlangıçta hayatını adayacak kadar sevdiği Leylâ, neticede ilâhî muhabbete bir basamak teşkil etti. Mecnûn, aradığı hakîkati, ilâhî muhabbet âleminde bulunca, hayatındaki Leylâ’nın rolü sona erdi.

Bu bakımdan Leylâlar ile başlayan muhabbet mâcerâsı Mevlâ’da sükûn bulursa, muhabbet gerçek gâyesine ulaşmış olur. Bizler de Mecnûn gibi fânî muhabbetleri ilâhî muhabbete basamak yapıp, neyi aradığımızın farkına vardıktan sonra, yâni hakîkî ve ilâhî muhabbetin hazzını tattığımız gün, kalbimizden şu sevinç feryâdı kopacak:

«Rabbim! Seni uzaklarda ararken kalbimde buldum!..»

Böyle bir kalbî kıvama erişemeyenler, fânî Leylâlara takılıp kalanlardır. Onların Leylâları, kiminde kadındır, kiminde makamdır, kiminde de servettir. İlâhî aşka giden yolda geçici bir istasyon olan mecâzî aşka takılıp kalanlar, bu ara merhaleleri put hâline getirme bedbahtlığına düşmüşlerdir. Böyleleri, hiçbir muhabbeti ilâhî aşka basamak yapamazlar. Neticede rûhen doyum noktasına ulaşamaz ve muhabbet husûsunda yarı yolda kalırlar. Bunun içindir ki îman, muhabbet ve aşkı Allâh’a yöneltmek maksadına binâen dil ile ikrardan ziyâde kalb ile tasdîke bağlıdır. Yâni tasdik, her şeyden önce kalb ile olacak, akıl ile değil…

Bu kâmil mânâdaki aşka mânî olan; zaaflarımız, ihtiraslarımız ve dünyevî muhabbetlerimizdir. Gerçek aşkı içimizde katleden «nefs canavarı» ise, asıl düşmanımızdır.

Târih, hem altın sayfaları ve hem de karanlık zulüm sahneleri ile beşeriyete ne büyük bir ibret ve irşad âbidesidir. Üzerimizdeki güneş, Firavunların, Hâmanların, Nemrutların, Âdların, Semudların bir müddet saraylarını, köşklerini, hazînelerini aydınlatan, sonra da harabelerinin üzerine haşmetle doğan aynı güneştir. Bir zamanlar isimleri bile korku ile anılan azametli krallar ve zâlimler, bir müddet sonra iki avuç toprak altında kahrolup ilâhî intikâma dûçâr olmuşlardır. Îman güneşinin aydınlatmadığı sahalar ve sîneler bir yangın yeri gibidir. Îman güneşiyle aydınlanan kalbler ise ebedî saâdetin bahar ülkesidir.

Bu yüzden, ölüm gelmeden evvel, bütün bilgileri, âhiret saâdeti ve Allâh rızâsını kazanmaya medâr olacak bir vasfa döndürmek îcâb eder. Zîrâ vücûd gemisi, ölüm ile çatırdarken, sırf toprağa terk edilecek bedenin rahatına yarayan ilimlerden bir medet umulamaz. Bu merhaleye ulaşamayanlar, açıldıkları bu engin deryâda helâk olmaktan kurtulamazlar.”

Mehmed Kemâl, Yûnus Dede’nin sözünü keserek:

“–Peki Yûnus Dede! Bu gaflet ve helâkten kurtuluşun en sağlam ve kestirme yolu ne?” diye sordu.

Yûnus Dede tebessüm ederek şöyle cevap verdi:

“–Gaflet ve helâkten kurtulabilmenin yegâne çâresi, helâl-haramı, farz, vâcip ve sünnetleri bilmek ve bunları amel-i sâlihler sûretinde tatbîk etmektir. Ancak bütün bunların kâmil mânâda gerçekleşmesi için de, kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye ederek rûhen derinleşmek gerekir. Ayrıca Cenâb-ı Hak’la beraberliği ve kalbin bir nazargâh-ı ilâhî hâline gelmesini sağlayabilmek îcâb eder. İşte ancak bu rûhânî esasların oluşturduğu kalbî bir zeminde yeşerecek olan ilim, ibâdet ve davranışlar, bizleri ilâhî vuslata istikâmetlendirerek iki cihan saâdetine nâil eyler.

Elhamdülillâh sizler, evvelce yaşamış olduğunuz gâfilâne hayatın pişmanlık ve ıztırâbı ile tevbe hâlindesiniz. Kazâ namazlarınıza ve kazâ oruçlarınıza devâm ediyorsunuz. Aklınızı karanlık felsefelerden, yanlış telâkkîlerden temizleyip kalbinize îmânın hakîkatini sindirmenin, hâllerinizi ilâhî ahlâkın güzellikleriyle tezyîn etmenin ve âzâlarınızı hayırlı işlerde kullanmanın gayreti içindesiniz.

Seher vakitleri gibi iftar vakitleri de tevbe ve istiğfârın müstecâb olduğu anlardır. Bu mübârek cuma akşamı ben de sizin iftar dâvetinize icâbet edeceğim. Gelin bu akşam hep beraber büyük bir nedâmet ve bir gönül yanışı içinde istiğfâr edelim. Rabbimiz, merhametlilerin en merhametlisidir. Eski yaşayışınıza duyduğunuz nefret ve tiksinti, inşâallâh, tevbenizin kabûlüne medâr olur.

Rabbimiz, bizleri aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretine nâil buyursun!”

Âmîn!