LÜGATÇE
abes: Boş, gereksiz, saçma, hakîkate uymayan şey.
âb-ı hayat: 1. İçene ebedî hayat bağışlayan su. 2. Çok tatlı ve hafif su.
âfâkî: 1. Belli bir konuya bağlı olmaksızın yapılan konuşma, dereden tepeden, havâî. 2. Nesneye ait; gerçeği olduğu gibi yansıtan, objektif.
ahkâm: Hükümler, emirler.
ahlâk-ı hamîde: Medhedilen güzel huylar, güzel ahlâk.
ahvâl: 1. Hâller. 2. Oluşlar, durum, vaziyet. 3. Tasavvufta Allâh vergisi olan mânevî hâller.
akâid: Akîdeler, kâideler, İslâm’ın inanç ve îman esasları.
akâmet: 1. Verimsizlik, kısırlık, semeresizlik, neticesizlik. 2. Kesintiye uğrama.
âkıbet: 1. Son, nihâyet, âhir, encâm, netîce. 2. Sonunda.
akl-ı selîm: Doğru karar verebilen, selâmete ermiş akıl; sağduyu.
aks-i sedâ: Sesin yankılanması, bir yere çarparak geri dönmesi.
âlâ: En yüksek, çok iyi, çok güzel.
âlem-i berzah: Ölülerin rûhlarının kıyâmete kadar bulunacağı yer.
âlicenaplık: İyilikseverlik, fazîletkârlık, cömertlik..
allâme-yi cihân: İlmi, cihan çapında yüksek seviyede olan, çok bilgili kimse.
amel-i sâlih: İhlâsla ve sırf rızâ-yı ilâhî için yapılan, farz, vâcib, sünnet veya müstehab hükmünde olan, hayırlı iş, ibâdet, yüksek ahlâk tezâhürleri.
âmil: 1. Sebep. 2. İşleyen, yapan.
ârız: 1. Sonradan ortaya çıkan. 2. Tabiî olmayıp tesâdüfî olan. 3. Gelip çatan.
ârızî: 1. Tabiî, ırsî olmayıp sonradan meydana gelen. 2. Geçici, eğreti.
ârifâne: Ârife yakışır tarzda, ârifçe.
âşifte: Hafif meşrep, iffetsiz kadın.
azamet-i ilâhiyye: Allâh’ın azameti, büyüklüğü, ululuğu.
bâkî: 1. Allâh’ın sıfatlarından. 2. Dâimî, kalıcı, ölümsüz. 3. Geri kalan, bundan başka.
bâtın: 1. İç. 2. İç yüz. 3. Gizli, görünmeyen. bâtınen: Bâtından, içten, dâhilen. bâtınî: Dâhilî, sır ve hakîkatle ilgili.
bedbin: Kötümser, her şeyi kötü gören, karamsar.
bedevî: Çölde, çadırda, ibtidâî şartlarda yaşayan, medenî olmayan.
belâğat: Edebiyat kâideleri ilmi; söz ve yazıda düzgün, sanatlı ve tesirli ifâde.
berî: 1. Kurtulmuş, âzâde, sâlim. 2. Temiz, pâk. 3. Kusursuz, kabahatsiz.
beşerî: İnsana has, insanla ilgili.
Beytullâh: Allâh’ın evi, Kâbe.
bîgâne: 1. Tanıdık olmayan, yabancı. 2. İlgisiz.
bilcümle: Bütün, hep, tamamı.
bîtap: Hâlsiz, takatsiz, güçsüz.
biteviye: Sürekli, durmadan.
buğz: Kızgınlık, düşmanlık hissi, nefret, kin.
câhiliye: İslâm’dan önceki küfür ve sapıklık devri.
celâllenmek: Öfkelenmek, sinirlenmek, hiddetlenmek.
celb: 1. Getirme, çekme. 2. Yazılı dâvet.
Cemâlullâh: Hak Teâlâ’nın sonsuz güzelliği.
cevvâl: Çok hareketli, canlı, akıcı.
cidâl: 1. Kavga, mücâdele, savaş. 2. Tartışma, ateşli konuşma.
cihanşümûl: 1. Her yanı kaplayan. 2. Dünyâ çapında, dünyâ ölçüsünde.
cürüm: Cezâ îcâb ettiren suç.
cüz’î: Az, pek az, az miktarda.
çelebi: Efendi, kibar, şehir terbiyesi almış, kültürlü, asil.
Çihâr yâr-i güzîn: Peygamber Efendimiz’in en yakın dostları olan ilk dört halîfe.
çilehâne: Tekkelerde çile doldurulan yer.
dalâlet: Sapıtma, hidâyetten; doğru yoldan ayrılma, azma, bâtıla meyletme.
dâr-ı bekâ: Ebediyet yurdu; âhiret.
Darvinizm: Darvincilik; Darvin tarafından ortaya atılan, bütün canlıların bir organizmanın tekâmül etmesi sonucunda meydana geldiği iddiâsı, evrimcilik.
def-’i hâcet: 1. İhtiyaç giderme. 2. Abdest bozma.
deruhte: Üstüne alma, üstlenme, taahhüd etme.
derûnî: Kalbî, gönle bağlı, gönülden, içten.
diğergâm: Başkalarını düşünen.
dirâyet: Zekâ, bilgi, kavrayış.
dîvan: 1. Büyüklerin toplandığı meclis. 2. Belli bir tertibe göre hazırlanmış, bir şahsa âit şiir mecmuası.
dogma: Tartışılmayan bilgi, fikir ve inanç.
domino: İki veya daha fazla kişi tarafından, fildişi, kemik ve benzeri maddelerden yapılmış, üzerleri belli sayıda noktalı ve noktasız taşlarla oynanan bir oyun.
dûçâr: Giriftâr olmuş, mübtelâ olmuş, tutulmuş.
ecnebî: 1. Yabancı, garip, bîgâne. 2. Başka bir devletin tebaası olan.
edâ: 1. Ödeme. 2. Yapma, yerine getirme.
ednâ: 1. Daha alçak. 2. En az.
efdal: 1. Çok fazîletli, yüksek derecede. 2. Tercihe şâyân.
efrâd: Fertler, kişiler.
egoizm: Bencillik, egoistlik. egoist: Bencil.
el-hamdü lillâh: Allâh’a hamd olsun; hamd Allâh’a âittir.
elhâsıl: Hâsılı, kısacası.
el-Meş‘aru’l-Harâm: Müzdelife’de “Kuzah Dağı” adı da verilen ve üzerinde “Mîkâde” denilen, “hürmet edilen alâmet” demek olan silindir şeklinde bir taş bulunan tepe.
emr-i bi’l-mârûf: İyiliği emretme.
enâniyet: Benlik, bencillik, hodgâmlık, egoistlik.
enflasyon: Fiyatların aşırı derecede artışı şeklinde beliren; bütçe açığı, fazla para arzı gibi sebeplere bağlanan iktisâdî bozukluk.
enjekte: Şırınga etme. enjektör: Şırınga âleti, iğne.
estağfirullâh!: “Allâh’tan af ve mağfiret dilerim” mânâsına, teşekkür ve tevâzû sözü.
esvap: Giyecek, elbise.
evliyâullâh: Allâh dostları, velî zâtlar.
farzıyyet: Farz hükmü; terki günah ve cezâyı mûcib bir şeyin yapılmasındaki mecbûriyet.
fâş etmek: Açıklamak, meydana çıkarmak, ifşâ etmek.
fennî: Tecrübî ilimler olan fen ile ilgili, fenne âit.
fesâhat: Sözün, kelime, mânâ, âhenk ve sıralama bakımından kusursuzluğu; dilin doğru, açık ve akıcı şekilde kullanılması.
fesübhânallâh!: Her türlü beşerî vasıf ve noksanlıktan Allâh’ı tenzîh ederim, mânâsına bir söz ki, şaşkınlık ifâde eden durumlarda da kullanılır.
fevc: İnsan kalabalığı, topluluğu, cemaat.
feyz: 1. Mânevî haz; gönül huzûru. 2. Bolluk, bereket. 3. Olgunlaşma ve ilerleme.
fısk: 1. Hak yolundan veya hak yoldan çıkma, Allâh Teâlâ’ya karşı nankörlükte bulunup isyân etme. 2. Sefâhate dalma. 3. Hâinlik. 4. Dinsizlik, ahlâksızlık.
firâset: Mânen kavrama, anlama, sezme kâbiliyeti.
fuhşiyat: Fuhuşlar, gayr-i meşrû ilişkiler.
fütûhât: Fetihler, zaferler, muvaffakıyetler, mânevî açılımlar.
gadab: Kızgınlık, öfke, dargınlık.
galebe: 1. Galip gelme, yenme. 2. Üstünlük. 3. Fazlalık, ekseriyet.
gayr-i irâdî: Elinde olmadan, istemeksizin, farkında olmadan.
gidişât: Gidişler, olaylar, işlerin gidiş tarzı.
hâiz: Mâlik, sâhip, taşıyan.
hakkâniyet: Hakka uygunluk, doğruluk ve adâlet, insaflı hareket.
hak-şinas: Hak ve hakîkati tanıyan, kabûl eden; doğruya tâbî olan.
hâlet-i rûhiye: Ruh hâli, insanın psikolojik durumu.
hamd: Allâh’ın yüceliğini övme, Allâh’a şükran duygularını ifâde etme.
harâbât: 1. Harâbeler, yıkıntılar. 2. Tasavvufta tekke, gönül.
hased: Kıskanma, kıskançlık, çekememezlik.
hasene: İyilik, iyi hâl, iyi ve hayırlı iş.
haslet: 1. Yaratılıştan, doğuştan gelen husûsiyet, huy. 2. Güzel huy, iyi husûsiyet.
haşerat: Haşereler, böcekler, zararlı küçük hayvanlar.
haşr: Ölülerin kıyâmette diriltilerek hesap için mahşerde toplanması.
haşyet: 1. Korku, korkma. 2. Mânevî heybet karşısındaki hürmet duygusu.
havâs: 1. Seçkinler, büyükler, haslar, üstün olanlar. 2. Okumuş, kültürlü, münevver kimseler.
haysiyet: Değer, kıymet, şeref, îtibar.
hâzık: Hazâkatli, işinin ehli, usta, eli uz. (Dilimizde en çok doktorlar hakkında kullanılır.)
heyhât: Üzüntü ifâde eden ünlem; yazık, çok yazık, ne yazık.
hırpânî: Kılığı bozuk, kılıksız, üstü-başı perişan, derbeder.
hidâyet: 1. Doğru yol, hak yol. 2. İslâmiyet. 3. Yol gösterme.
hilkat: Yaratılış.
himmet: Yardım, ihsan, mânevî yardım, rûhânî imdat.
hisseyâb: Hisse alan, hissesi olan.
hissiyât: Hisler, duyuşlar.
hitâm: Sona erme, bitme, netîcelenme, tükenme.
hodgâm: Hodbin, bencil, sırf kendi menfaatini düşünen.
hulâsa: Kısa, öz ifâde, sözün özü. hulâsaten: Kısaca, özet olarak.
husûmet: 1. Düşmanlık. 2. Zıddiyet, karşıtlık. 3. Hasımlık, hasım olma hâli.
huşû: 1. Alçak gönüllülük, hürmet, ihtimam. 2. Huzûr-i İlâhîde boyun eğme, nefsini hor ve hakir görme.
hüviyet: 1. Benlik, şahsiyet, kimlik. 2. Bir şahsın kendisi olduğunu ispat eden vesika. 3. Mâhiyet, gerçek.
ırsiyet: Soydan gelen, soyaçekim, verâset.
ibtidâî: 1. İlkle ilgili, ilke mensup. 2. İlkel, basit.
icâbet: Dâvete gitme, uyma, kabûl etme.
ictimâî: Sosyal, toplumla alâkalı.
îfâ: Bir işi gerçekleştirme, yapma; bir hizmeti yerine getirme.
ifsâd: Fesâd etme, bozma, karıştırma.
ihtiram: Hürmet, saygı.
ikâme: 1. Oturma. 2. Kaldırma, ayakta durdurma. 3. Meydana koyma.
ikrar: 1. İnancını, fikrini açıkça söyleme. 2. Tasdîk, kabul. 3. Îtiraf. 4. Kararlaştırma, kararlı hâle getirme.
ilhâk: 1. Katma, ilâve etme, ekleme. 2. Hâkimiyeti, idâresi altına alma.
illet: 1. Hastalık, maraz. 2. Sakatlık, bozukluk. 3. Sebep.
ilm-i kelâm: Kelâm ilmi; İslâm inancını aklî ve naklî delillerle ispat edip şüpheleri ortadan kaldırmayı hedefleyen, İslâm’ı bozuk inanç ve felsefelere karşı korumak için ortaya çıkan ilim.
ilticâ: 1. Sığınma. 2. Güvenme, dayanma. 3. Duâ ve yakarış.
imtinâ: 1. Çekinme, geri durma. 2. İmkânsızlık.
infiâl: Bir tavır veya durum karşısında kırılma, gücenme, içerleme.
inkişaf: 1. Açılma. 2. Büyüme, gelişme. 3. Meydana çıkma. 4. Mânevî bir sırrın veya hâlin görünmesi.
insicam: Düzgün gidiş, uyumluluk.
intibak: Çeşitli durumlara uyum kâbiliyeti, uygunluk.
intisâb: 1. Mensup olma, bağlanma. 2. Bir işe, bir yola girme.
inzibat: Düzeni sağlama, âsâyişi yoluna koyma.
inzivâ: Bir köşeye çekilip bâzı fiillerden uzak durma, yalnızlık.
irâde: Bir şeyi yapıp yapmama husûsunda karar verebilme ve bu kararı yürütebilme kudreti.
irfan: 1. Bilme, anlama. 2. İlâhî bir feyizle kâinâtın sırlarını bilme kudreti. 3. Kültür.
irşad: 1. Hak yolu, doğru yolu gösterme, uyarma. 2. Tasavvufta, mürşidin Allâh yolunu göstermesi.
irtihâl: Dünyadan âhirete göç, vefat, ölüm.
isnad: Bir şeyi birisi için yaptı deme, sözü veya fikri bir yere dayandırma.
İsrâiliyyât: 1. İsrâiloğullarına, Yahudîlere âit kitaplardan nakledilen, hurâfelerle karışık masalımsı hikâye. 2. İslâm inancına karıştırılan hurâfeler.
istiâb: 1. İçine alma, içine sığma. 2. Tutma, kaplama.
istîdat: Kâbiliyet, bir şeyin kabûlüne, kazanılmasına olan tabiî meyil.
istiğfâr: Allâh -celle celâlühû-’dan günahlarının bağışlanmasını dilemek, “estağfirullâh” diyerek tevbe etmek.
istiğrak: 1. Dalma, içine gömülme. 2. Kendinden geçip dünyayı unutma.
istihkar: Hor ve hakir görme.
istikâmet: 1. Doğruluk, dürüstlük, nâmuslu hareket, doğru davranış. 2. Cihet, yön.
iştihâ: 1. Meyil, istek. 2. İştah, yemek yeme isteği.
îtibârî: Gerçek ve fiilî olmadığı hâlde öyle olduğu farzedilen.
itmi’nân: Huzur bulma, sekînete erme, emîn olma, birine inanma, güvenme, kat’î olarak bilme.
iz’an: 1. Anlayış, kavrayış, akıl. 2. İtâat, söz dinleme, boyun eğme. 3. Terbiye, edeb.
izâfî: Bir şeye bağlı olarak değişebilen, değişken.
izâle: Giderme, yok etme, ortadan kaldırma.
kâbına varılmaz: Derece ve üstünlük ve fazîlette topuğuna dahî erişilemeyen.
kahır: Büyük üzüntü, derin acı, keder, cefâ, elem.
kalb tasfiyesi: Kalbi nefsânî arzu ve heveslerden temizleme.
kâm: 1. Merâm, arzu, emel, murâd. 2. Damak. 3. Lezzet, zevk.
kapitalizm: Sermâye sahiplerinin iktisâdî sahada serbest faaliyet etmeleri esasına dayanan sistem, sermâyedarlar rejimi. kapitalist: Kapitalizm taraftarı.
karavana: 1. Askere yemek dağıtmakta kullanılan derince bakır kap. 2. Asker yemeği.
kâşâne: Büyük, süslü, gösterişli binâ, köşk.
kelâm: 1. Söz. 2. İbâre, cümle veya cümleler.
kemâlât: İnsanın bilgi seviyesi ve ahlâk güzelliği bakımından olgunluğu.
kemâl-i âfiyet: Tam ve büyük bir huzur, sıhhat ve esenlik.
kemâl-i edep: Büyük bir îtinâ, titizlik ve dikkat ile hayâ etme, nezâket ve zarâfet gösterme.
keyfiyet: Bir şeyin nasıl olduğu, hâl, durum, vaziyet, husus, nitelik, kalite.
kıdem: 1. Bir işte eski olma. 2. Başlangıcı olmayacak derece eskilik. 3. Varlığının öncesi olmama (Allâh’ın zâtî sıfatlarından).
kibriyâ: Büyüklük, ululuk, azamet.
kompitür: Elektronik beyin, bilgisayar.
kupon: 1. Kesilen veya koparılan bir parça ki, bir şey almak için kullanılır. 2. Tek elbise çıkacak uzunlukta kesilmiş kumaş.
küffâr: Kâfirler, hak dîni inkâr edenler.
küfür: 1. Allâh’ın varlığını, birliğini, dînini inkâr etme. 2. Nîmeti inkâr etme, nankörlük. 3. Sövme.
küllî: 1. Bütünle ilgili, bütüne âit, umûmî, hepsi, tamamı. 2. Çok miktarda.
lâhid: Taştan tabut şeklinde yapılmış sanduka, mezar.
lâkaydî: Kayıtsızlık, ilgisizlik, lâkaydlık.
lebâleb: Ağzına kadar, silme dolu.
letâfet: 1. Latîflik, hoşluk. 2. Güzellik. 3. Nezâket. 4. Yumuşaklık.
Levh-i Mahfuz: Allâh -celle celâlühû-’nun ezelî ilminin, kâinatta olmuş olacak şeylerin yazılı olduğu levha.
libido: Freud doktrininde, cinsî insiyâkın (içgüdünün) belirtilerini meydana getiren hayâtî kuvvet.
lutuf: İkram ve yardımda bulunma, iyilik. lutf-i ilâhî: Allâh’ın lutfu, ihsânı.
madam: Müslüman olmayan, evlenmiş kadın.
mağfiret: Allâh Teâlâ’nın, kullarının günahlarını affetmesi, ilâhî gufran, yarlığama.
mahfiyet: Gizlilik, saklılık, tevâzû.
mahkeme-i kübrâ: Büyük mahkeme, ölümden sonra çıkılacak ilâhî mahkeme.
mâlik: 1. Sâhip, efendi. 2. Tasarruf eden, elinde bulunduran.
mâlûl: İlletli; kendisinde bir hastalık bulunan. mâlûlen: Mâlûl olarak, hastalık neticesinde.
manzûme: 1. Sıra, dizi, takım. 2. Vezinli kâfiyeli söz veya yazı.
mârifetullâh: Allâh -celle celâlühû-’yu kalben ve yakînen tanıma, bilme.
mâruz: 1. Bir şeyin tesiri altında bulunan. 2. Arz olunmuş, arz olunan.
materyalizm: Maddeden başka varlık ve kuvvet tanımayan felsefî ekol, maddecilik. materyalist: Materyalizmi benimseyen, maddeci.
mazbut: 1. Zaptedilmiş. 2. Kaydedilmiş. 3. Muhâfazalı, korunaklı, sağlam. 4. Doğru dürüst, ahlâklı.
mazhar: 1. Nâil olan, kavuşan, erişen, şereflenen. 2. Bir şeyin zuhûr ettiği yer.
maznun: 1. Zan ve şüphe altında bulunan. 2. Suçlu olduğu sanılarak mahkemeye sevk edilmiş kimse, sanık.
mebrûr: Hayırlı, makbûl.
mecrâ: 1. Suyun aktığı yatak, su yolu, akıntı yeri. 2. Bir işin gidiş, oluş yolu.
meczup: 1. Cezbedilmiş, bir yöne çekilmiş. 2. Cezbeye tutulmuş, İlâhî aşkla aklî dengesi değişmiş kimse, dîvâne.
medâr: 1. Dayanak noktası, sebep, vesîle. 2. Dönerek hareket eden bir cismin dayandığı nokta.
med-cezir: 1. Denizin ay çekimi tesiri ile alçalıp yükselmesi, gel-git. 2. İniş-çıkış.
medh ü senâ: Övme, iyi taraflarını anlatma, sitâyiş.
mefhum: 1. Bir sözün ifâde ettiği mânâ, kavram. 2. Anlaşılan, anlaşılmış.
meknuz: Yere gömülü, hazînede saklı.
meleke: Bir işi uzun süre tekrarlayarak elde edilen el alışkanlığı ve ustalık, yatkınlık.
menfî: 1. Olumsuz, müsbetin zıddı. 2. Negatif. 3. Nefyolunmuş, sürgün edilmiş.
menkıbe: Çoğu tanınmış veyâ târihe geçmiş kimselerin ahvâline (durumuna) âit fıkralar, hikâyeler, kıssalar.
menşe: Neş’et edilen yer, çıkış yeri, kök, kaynak, başlangıç, asıl, esâs.
mesâbe: Değer, hüküm, derece, mertebe, misil.
mesned: 1. İsnâd edilen, dayanılan şey. 2. Rütbe, makam, gâye.
mesrûr: Sevinçli, memnun, şen, sürurlu.
meşâyıh: Şeyhler, ulular.
meşrep: 1. Bir kimsenin yaratılıştan gelen mizâcı, tabiat, huy. 2. Âdet. 3. Gidiş, hareket, tavır, tutum.
metruk: Terk edilmiş, kullanılmaz hâlde bulunan yer.
mevhibe: Bahşiş, ihsan, bağış, Allâh vergisi.
meyyâl: Meyli fazla olan, çok meyilli, arzulu.
meziyet: Bir kimseyi başkalarından ayıran ve yücelten vasıf, üstünlük, değerlilik, yüksek karakter.
mihrak: Merkez nokta, orta kısım, odak.
minvâl: Tarz, yol, sûret, şekil.
Mîrac: Göğe çıkma, göğe yükselme, Hazret-i Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-’in göğe çıkarak Allâh Teâlâ ile görüşmesi.
mîzan: 1. Terâzi. 2. Ölçü-tartı âleti. 3. Âhirette günah ve sevapların, iyilik ve kötülüklerin tartılacağı terâzi, mânevî ölçü aleti.
muâmelât: Muâmeleler, davranışlar; iş, alışveriş vs. sûretiyle yaşanan her türlü beşerî münâsebetler.
muammâ: 1. Karışık, mânası zor anlaşılır şey. 2. Bilmece.
muârız: Muhâlefet eden, karşı çıkan.
muayyen: Tâyin ve tespit edilmiş, belirlenmiş, kararlaştırılmış.
muhâkeme: 1. Hâkim huzûrunda yapılan duruşma. 2. Düşünme, anlama.
muhrik: 1. Yakan, yakıcı. 2. Yanık.
mukâvemet: 1. Bir gücün tesirine karşı koyan güç, direnç. 2. Karşı durma, direnme, karşı tarafın irâdesine boyun eğmeme.
muktedir: Kudretli, gücü yeten.
murâd-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın istediği, murâd ettiği, kasdettiği şey.
murâkabe: 1. Bakma, göz altında bulundurma, kontrol. 2. Kendi iç âlemine bakma, tefekküre dalıp kendinden geçme.
musallî: Namaz kılan.
mûtad: Îtiyâd edilmiş, alışılagelmiş, âdet hâline gelmiş.
mûtenâ: 1. Îtinâlı, özenilmiş, dikkate değer. 2. Seçkin. 3. Mühim, önemli.
muvakkaten: Belli bir vakitle sınırlı olarak, devamlı olmamak üzere, belirli bir süreliğine.
mübâdele: Karşılıklı olarak değiştirme, değiş tokuş, trampa.
mübtelâ: 1. Düşkün, tutulmuş. 2. Âşık.
mücehhez: Donanmış, donatılmış, noksanlıkları giderilmek sûretiyle hazır hâle getirilmiş.
mücrim: 1. Günahkâr. 2. Kabahatli, suçlu.
müctehid: Âyet ve hadislere dayanarak hüküm çıkaran âlim, imam.
müderris: 1. Ders veren, ders okutan, medrese dersi okutan. 2. Profesör.
müessir: 1. Te’sîr eden, eser bırakan. 2. Hüzün veren, kederlendiren, dokunaklı. 3. Sözü geçen, hükmü yürüyen.
müfessir: Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir eden, mânâlarını açıklayan âlim, tefsirci.
mükâşefe: 1. Keşfetme, inceleme, teftiş etme. 2. Hakk’ın sırlarını keşfetme.
mükellefiyet: Mükellef olma, yükümlülük.
mükerrer: İki veya daha fazla yapılmış, tekrarlanmış. mükerreren: Mükerrer olarak, tekrar tekrar.
mülâkât: Görüşmek, konuşmak, buluşmak.
mülâkî: 1. Görüşen, konuşan, buluşan, mülâkat yapan. 2. Görüşmek, buluşmak.
mülâyim: 1. Yumuşak huylu, yavaş kimse. 2. Uyumlu.
münevver: 1. Işıklı, aydın, parlak. 2. Tenvir edilmiş, aydınlanmış. 3. Bilgili, kültürlü kimse.
mürebbiye: Kadın mürebbî, kadın terbiyeci.
müsâmaha: Göz yumma, hoş görme, tolerans.
müsbet: 1. Delili gösterilmiş, delilli, doğruluğu anlaşılmış, ispat edilmiş. 2. Sağlam, kavî. 3. Menfî olmayan, olumlu, pozitif.
müsbet ilim: Tecrübeye dayanan ilim, deneme sonucu ispatlanan ilim, pozitif ilim.
müsebbib: 1. Sebep olan, ortaya çıkmasına yol açan, meydana getiren. 2. Îcâd eden, düzenleyen, yapan.
müsemmâ: 1. Adlandırılmış, isimlendirilmiş, adlı. 2. Belirli, muayyen.
müstağnî: 1. Gönlü tok. 2. Lüzumlu ve gerekli bulmayan. 3. Çekingen, nazlı.
müstakbel: Gelecek zaman, gelecekte olacak bulunan.
müstecâb: Kabûl olunmuş.
müşâhede: 1. Bir şeyi gözle görme. 2. Mânevî seyir.
müşahhas: 1. Şahıslandırılmış, cisimlendirilmiş, şekillendirilmiş. 2. Gözle görülüp, elle tutulur hâlde bulunan.
müşerref: Şereflendirilmiş, kendisine şeref verilmiş, şerefli.
müşfik: Şefkatli, merhametli, sevgi ve ilgi gösteren.
müşkil: 1. Güç, zor, çetin. 2. Güçlük, zorluk, engel.
müştereken: Ortak olarak, ortaklaşa, birlikte, beraberce.
mütâlâa: 1. Bir konuda karar verebilmek için iyice düşünme. 2. Rey, mülâhaza.
müteâkip: Birbiri ardından gelen, tâkip eden.
mütereddid: 1. Tereddüd eden, kararsız, ikircikli. 2. Bir yere gidip gelen.
müteşekkil: 1. Teşekkül etmiş, şekillenmiş. 2. Meydana gelmiş, kurulmuş.
müzâkere: Bir konuda karşılıklı fikir beyân etme, karar öncesindeki görüşme.
müzeyyen: Tezyîn edilmiş, bezenmiş, süslenmiş, donanmış, tezyinatlı, süslü.
nâdan: 1. Bilmez, câhil. 2. Kaba, terbiyesi kıt. 3. Dost olmayan.
nâdim: Pişman.
nâ-gâh: Ansızın, birdenbire, beklenmeyen bir anda.
nâ-hak: Haksız, adâletsiz.
nâhoş: 1. Hoşa gitmeyen, çirkin. 2. Tabiata ve mizaca uygun düşmeyen.
nâiliyyet: Nâil olma, erişme. nâil: Gâyesine erişen, muvaffak olan.
narkotik: Afyon ve benzeri türden uyuşturucu madde.
nazar: 1. Bakma, bakış. 2. Göz atma, gözetme. 3. Fikir, mülâhaza, niyet. 4. İltifat, teveccüh. 5. Göz değmesi, bazı insanların bakışıyla maddî ve mânevî tesir meydana getirmesi.
nazarî: 1. Bakışla ilgili. 2. Denemeye ve uygulamaya dayalı olmayan, sadece ilmî kâidelere ve fikrî gayrete dayanan, teorik.
nazargâh: Bakılan yer, bakma yeri. nazargâh-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın nazar kıldığı yer.
nazariye: Görüş, düşünüş, teori.
nâzil: Nüzûl eden, yukarıdan aşağı doğru hareket eden, inen.
nedâmet: Nâdim olma, yapılan bir yanlıştan dolayı üzüntüye kapılma, pişman olma.
nefs tezkiyesi: Nefsi, çeşitli mânevî terbiye metotlarıyla kontrol altına alarak, dînin tasvîb etmediği her türlü kötülüklerden arındırmak ve korumak.
nefsânî: Nefse, nefsin arzularına âit, nefsle ilgili.
neşve: Sevinç, keyif, mutluluk sarhoşluğu. (Dilimizde galat olarak “neş’e” şeklinde kullanılmaktadır.)
nevî: Çeşit, tür.
nezâret: 1. Bakma, seyretme. 2. Gözetme, yoklama, göz altına alma. 3. İdâre.
nisbet: 1. İki veya daha fazla şey arasındaki münâsebet. 2. Oran. 3. İlgi, bağ, münâsebet. 4. Kıyas.
nüfûz: 1. İçe, öteye geçme; işleme. 2. Geçerli. 3. Bir kimsenin emir ve hükümlerinin işlemesi, geçerli olması.
pansiyoner: 1. Pansiyonda kalan kimse. 2. Yatılı talebe.
pejmürde: Eski püskü, yırtık, buruşuk, solgun, dağınık.
pervâne: Işık etrâfında dönen küçük gece kelebeği.
perverde: Beslenmiş, terbiye ile yetiştirilmiş, büyütülmüş.
peydâ: Belli, açık, meydanda, zahirî, âşikâr.
pozitivizm: Hakîkatin deneme ve gözlem ile elde edilebileceği görüşünde olan felsefî doktrin, ispatçılık. pozitivist: Pozitivizmi benimseyen.
radyasyon: Bir enerjinin ışık demeti şeklinde yayılması.
Rahîm: 1. Merhametli, esirgeyen, koruyan, acıyan. 2. Âhirette mü’min kullarına keremiyle muâmelede bulunan Cenâb-ı Hak. 3. Allâh’ın isimlerinden.
rahle-i tedrîs: Bir muallimin veya mürebbînin terbiyesinden geçme. Eğitim, terbiye ve düşünce bakımından feyz ve bereketine nâil olma.
Rahmân: Allâh’ın dünya ile ilgili rahmet sıfatı ki, mü’min-kâfir bütün yaratılmışlar için hayır ve merhamet ifâde eder; rahmeti bütün mahlûkâtı ihâta eden.
rahmet: 1. Acıma, merhamet etme, bağışlama, esirgeme, şefkat gösterme. 2. Faydalı yağmur.
râm olmak: İtaat etmek, boyun eğmek, kendini başkasının emrine bırakmak.
râyiç: 1. Geçerli olan, halk arasında sürümü olan, rağbet gören. 2. Piyasa fiyatı, kıymet, değer.
râyiha: Koku, güzel koku.
refes: 1. Çirkin, müstehcen söz. 2. Cinsî temas.
rikkat-i kalbiyye: Gönül yufkalığı, gönül inceliği, merhamet.
risâlet: 1. Rasûllük, peygamberlik, elçilik. 2. Bir kimse veyâ tarafın sözünü, diğer tarafa tebliğ etme.
rucû: 1. Dönme, geri dönme. 2. Cayma, sözünden dönme.
rûhânî: 1. Ruhla ilgili. 2. Cismânî olmayan, ruhtan ibâret olan, mânevî. 3. Âhiretle ilgili. 4. Dinle ilgili. 5. İslâm dışındaki dinlerde din adamı, râhip.
rûhâniyet: 1. Rûha âit mânevî atmosfer, rûhu takviye eden mânevî hâller. 2. Vefât etmiş bir zâtın devâm eden mânevî kuvveti.
rükün: 1. Bir şeyi meydana getiren esas unsurlardan her biri. 2. İbâdetlerin farzlarından her biri. 3. Sütun, kolon, direk. 4. Esas, kâide, prensip.
rüşd: 1. Doğru yolu bulma, iyiyi kötüden ayırma. 2. Çocukluk devresini geçip medenî haklarını kullanma çağına gelme, bâliğ olma.
sâbit kadem: Sebat eden, sözünden caymayan, istikâmet üzere olan, güvenilir.
sâdır olmak: Çıkmak, meydana gelmek, zuhûr etmek.
sahih: Doğru, gerçek, sıhhatli, sağlam, tam, geçerli.
salâhiyet: Bir şeyi yapmaya izni ve hakkı olma, bir işi yapma veya yapmama gücüne sâhib olma, yetki.
sâliha: Allâh’ın emir ve yasaklarına uyan, dindar, iffetli, güzel ahlâk sâhibi kadın.
Sâni-i Mutlak: Mutlak mânâda yaratan, san’at eseri olarak meydana getiren, yapan, işleyen Allâh.
sayha: Bağırma, haykırma, nâra.
selâmet: 1. Dert, sıkıntı, noksanlık gibi şeylerden uzak ve emin olma. 2. Hayırlı son. 3. Kurtuluş.
selîm: 1. Temiz, samimî. 2. Kusuru, noksanı olmayan, sağlam, doğru. 3. Tehlikesiz, zararsız.
semâvât: Semâlar, gökler.
seyr-i sülûk: Tarîkatte tâkip olunan usûl. Tarîkate giren kimsenin Hakk’a vuslat için yaptığı mânevî yolculuk.
seyyie: 1. Kötülük, fenâlık. 2. Günah. 3. Kötü bir fiilden ötürü düşülen zahmetli hâl.
sıdk: Doğruluk, hâlislik, temiz kalblilik.
siper-i sâika: Yıldırımları çekerek toprağa aktaran cihâz, yıldırımsavar, yıldırımkıran, paratoner.
sirâyet: Birinden diğerine geçme, bulaşma.
sosyalist: Sosyalizmi benimseyen; üretim vâsıtalarının ferdî olmaktan çıkarılıp kamuya mâl edilmesi ve gelir bölüşümünün buna göre düzenlenmesini savunan.
sömestr: Ders yılı dönemi, yarı yıl.
staj: Bir işe yeni başlayanların meslekî bilgilerini aktarmak için tecrübeli kişiler nezâretinde geçirdikleri devre.
sû-i zan: Fenâ düşünme, kötü zannetme, şüphe.
sulb: 1. Omurga ile ilgili. 2. Bir kimsenin soyundan, zürriyetinden gelen.
sulehâ: Sâlihler, iyi niyetliler, doğrular, günah işlemeyenler.
sûret: 1. Dış görünüş. 2. Kılık, kıyafet. 3. Tavır, tarz, yol, üslûp. 4. Nüsha.
süflî: 1. Aşağıda olan, aşağılık. 2. Kötü ve pis kıyâfetli, hırpânî.
sünûhât: Akla, hatıra gelen, içe doğan şeyler. sünûhât-ı ilâhiyye: Allâh tarafından kalbe ilham edilen şeyler.
şa’şaa: 1. Parlaklık. 2. Gösteriş, debdebe, tantana.
şâmil: İçine alan, kaplayan, çevreleyen.
şuâ: Işın.
tâbiîn: Sahâbe-i kirâm devrinde yaşayıp onlarla görüşenler, sahâbeden hadis nakledenler.
tabldot: Belli bir zaman içinde, belirli bir fiyatla, belirli yemeklerin verilmesi usûlü.
tâdil-i erkân: İbâdetleri esaslarına riâyet ederek düzgünce edâ etmek; namazı usûlüne uygun kılmak.
tahakkuk: Gerçekleşme, meydana gelme, kesinleşme.
takdîm: 1. Sunmak. 2. Öne geçirmek, öne geçmek, öne almak.
takvâ: Allâh’tan korkma, Allâh korkusuyla dînin yasaklarından kaçınma.
talâkat: Dil açıklığı, düzgün sözlülük, güzel konuşma hâli.
tâlim: 1. Bir işi öğrenmek veya alışmak için yapılan çalışma, meşk. 2. Yetiştirme, öğretim.
tanzim: 1. Nizâma koyma, düzenleme, tertipleme. 2. Düzeltme, ıslah etme.
târiz: Üstü kapalı şekilde, kinâye yollu söz dokundurma, tenkit ve iğneleme.
tasarruf: 1. Kullanma yetkisi. 2. Sâhib olma. 3. İdâre ile kullanma. 4. Velîlerin eşyâ ve varlıklar üzerindeki mânevî tesiri.
tasavvur: Zihinde canlandırma, tahayyül etme, göz önüne getirme.
tasvîb: Doğru bulma, uygun görme.
te’lîf: 1. Uzlaştırma, bağdaştırma; alıştırma. 2. Eser yazma, toplama, düzenleme. 3. Yazılmış, ortaya konulmuş eser. 4. Bir ibârenin düzeni.
te’yîd: 1. Doğrulama, destekleme. 2. Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
tebdîl: 1. Çevirme, döndürme, dönüştürme. 2. Kıyâfet değiştirme.
tebe-i tâbiîn: Hazret-i Peygamber’le görüşen sahâbe nesline yetişemeyip de sahâbîleri gören tâbiîn nesline yetişip onlardan nakil ve rivâyette bulunanlar.
tecellî: 1. Görünme, belirme. 2. Allâh’ın lutfuna nâil olma. tecellîgâh: Tecellî yeri, bir şeyin göründüğü yer.
techîz: Lüzumlu şeyleri tamamlama, donatma.
tefrika: 1. Ayrılma, anlaşmazlık. 2. Süreli yayınlarda parçalar hâlinde yayınlanan eser ve bu eserin her bir parçası.
tehir: Geriye bırakma, geciktirme, erteleme.
tekâmül: Basamak basamak meydana gelen değişme, şekil değiştirme ve gelişme, kemâle erme, olgunlaşma.
tekellüf: 1. Zahmetli bir işe katlanma, külfet. 2. Sahte tavır, gösteriş. 3. Özenme.
telâffuz: 1. Bir harf, hece veya kelimeyi söylenmesi gerektiği şekilde seslendirme. 2. Söyleniş. 3. Söz söyleme.
telâkkî: 1. Anlayış, görüş. 2. Şahsî anlayış, şahsî görüş.
telbiye: Hac sırasında “Lebbeyk Allâhümme lebbeyk…” ifâdesini söylemek.
telkin: 1. Fikrini kabûl ettirme, aşılama. 2. Ölmek üzere olan kimsenin başında kelime-i şehâdet getirerek tekrarlamasını sağlamaya çalışma.
temâşâ: 1. Bakıp seyretme. 2. Gezme.
temâyül: 1. Bir tarafa doğru eğilme, meyletme. 2. Bir kimse veya şeye taraftar olma, ilgi duyma.
temennâ: Eli ağıza ve başa götürerek verilen selâm.
terakkî: 1. Artma, ilerleme, yükselme. 2. Daha iyi hâle gelme.
terennüm: 1. Yavaş, güzel ve rûha tesir edici bir sesle söyleme. 2. Şakıma.
terkib: Birkaç şeyin birleşerek meydana getirdikleri yeni şey, sentez, birleşim.
tesbîh: 1. Allâh’ı noksan sıfatlardan tenzîh etmek ve ululamak. 2. “Sübhânallâh” demek.
teslîmiyet: Teslîm olma, boyun eğme, rızâ gösterme, itaat etme.
teşekkül: 1. Şekillenme, oluşma. 2. Kurulma. 3. Teşkilât, kuruluş.
teşhîr: Sergileme, gösterme, îlân etme.
teşne: 1. Susuz, susamış. 2. Arzulu, istekli, hevesli.
tevdî: 1. Emânet etme. 2. Teslîm etme.
teveccüh: 1. Yönelme. 2. Güler yüz gösterme, sevgi ve muhabbet. 3. Nasip ve müyesser olma.
tevekkül: 1. Vekîl kılma, başkasına havâle etme. 2. Allâh -celle celâlühû-’ya güvenme, gücünün yetmediği yerde Allâh -celle celâlühû-’dan bekleme.
tevessül: 1. Vesîle sayma. 2. Başvurma, girişme. 3. Sarılma. 4. İnanma.
tevkif: Cezâî tahkîkat sırasında zanlının mahkeme kararına kadar geçici olarak hapsedilmesi; tutuklama.
tevzî: 1. Dağıtma, dağıtılma. 2. Herkese payına düşeni dağıtma, üleştirme.
tez: 1. Tartışılıp ispat edilmek üzere ortaya atılan ve aksi iddiâlar karşısında savunulan görüş. 2. Bir fikrin ispatı veya müdâfaası için ortaya konulan eser. 3. Üniversitelerde akademik unvan almak için hazırlanan eser.
tezyîn: Ziynetlendirme, süsleme.
transfer: Aktarma, geçirme.
tuğyân: 1. Taşma, coşma. 2. Hiddetlenme.
uhrevî: Âhirete âit, âhiretle alâkalı.
ulemâ: Âlimler.
ulvî: Yüksek, yüce.
uzuv: Canlılarda hayâtî rolü olan ve belli bir işe yarayan vücut parçası, organ.
ümmî: Okur-yazar olmayan.
vak’a: Vukû bulan, olan, hâdise.
vakfe: Haccın iki rüknünden birincisi olan Arafat’ta Zilhicce’nin 9. günü öğleden sonra başlayıp güneş batana kadar geçen süre içinde bir müddet bekleme vazîfesi.
vâkıf: 1. Haberdar olan, bilen, en ince noktalara kadar bilgisi olan. 2. Vakfeden.
vâki olmak: Vukû bulmak, olmak.
vasıf: Bir kimse veya nesneyi başkalarından ayıran kendine has hâl, nitelik, husûsiyet.
vâsıl olmak: Varmak, kavuşmak, ulaşmak.
vecd: 1. Kendini kaybedercesine ilâhî aşka dalma. 2. Şiddetli dînî duygu ve heyecan hâli.
vechile: Böyle, bu şekilde, bu tarzda.
vukûf: Derinlemesine anlama, bilme, haberli olma.
vuslat: Bir şeye ulaşma, kavuşma, visâl.
yahşî: Yakışık alan, iyi, güzel, mükemmel.
yakînî: Yakîne âit, yakînle ilgili; şüpheden kurtulmuş, kesin bir bilgiye dayanan.
yaman: 1. Şiddetli, üstün, şaşırtıcı. 2. Hoş olmayan, kötü, fenâ, korkunç.
zâhir: 1. Görünen, meydanda olan, belli, açık, âşikâre. 2. Dış görünüş. 3. Tabiî, şüphesiz. zâhiren: Dış görünüş itibâriyle. zâhirî: Görünürdeki, görünüşteki.
zâil: Zevâl bulan, yok olan.
zillet: 1. Hor ve hakir olma, alçalma. 2. Alçaklık, miskinlik. 3. Hor ve hakîr görülme.
zinhar: Sakın, aman, aslâ!
zuhûr: Meydana gelme, görünme, hâsıl olma. zuhûrât: 1. Zâhir olanlar, meydana gelenler, hâsıl olanlar. 2. Beklenmedik, hesapta olmayan hâller.
