İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Kahır İçinde Lutuf

Kemâller, Yûnus Dede’nin îkaz ve irşad parıltılarıyla dolu sohbetini dinledikten sonra, Hüdâyî Tekkesi’nin bodrumundaki kâşânelerine(!) çekildiler. Bir müddet kazâ namazı kıldıktan sonra istirahat etmek istedilerse de, kendilerini uyku tutmadı. Yatağın içinde bir hayli sağa-sola döndükten sonra Ahmed Kemâl, arkadaşına:

“–Hatırlıyor musun?” dedi. “–Tophâne batakhânelerinde kumar ve içki masalarında nice akşamlar, şafak söktüğünü bile fark etmeden sabahlardık. Bak bu gece de uyuyamıyoruz, fakat bu sefer sebep başka…”

Bu sözler, Kemâllere Tophâne’deki eski arkadaşlarını hatırlatmıştı. Onların ahvâli hakkında birçok fikir beyânından sonra, tekrar yanlarına gidip kendilerine bu defa, kavga çıkmasına meydan vermeden, tatlı dille bir şeyler anlatma ihtiyâcı hissettiler. Bundan evvelki gidişlerinde üslûp hatâsı yüzünden bir kavgaya sebep olmuşlardı. Fakat artık tebliğ üslûbuna dâir Yûnus Dede’den pek çok şey öğrenmişlerdi: İlk önce kalbler yumuşatılacak, ondan sonra yumuşak bir dil ile tebliğ edilecekti. Bu yolla, o bataktan birkaç kişiyi olsun kurtarmak için onlara bir can simidi uzatmak istiyorlardı. Onları düşündükçe, bu istek kendilerinde âdeta bir sevdâ hâline gelmişti. Zîrâ, kalblerinde îman tohumları yeşerdikçe, merhamet duyguları da gelişiyordu. Şimdiye dek, nice geceleri kumar ve içki yüzünden uykusuz geçirmişlerdi. Bunu bir akşam da eski dostlarının kurtuluşu için yapsalar ne olurdu?.. Bu düşüncelerle oradan çıkıp Tophâne’ye gitmek üzere yola koyuldular.

Tophâne’deki eski mekânlarına vardıklarında, onları âdeta bir soba bacasından çıkmış gibi kesif bir sigara dumanı bulutu karşıladı. Fakat onlar, karar vermişlerdi; içkiden, sigaradan, kumardan nefret etseler de, bu akşam eski dostlarıyla her şeye katlanarak sabahlayacak ve onlara bir şeyler anlatmaya çalışacaklardı.

Kapı önünde verdikleri selâmı, kumar oynatan ve çay ocağını çalıştıran delikanlıdan başkası almadı. Herkes, önünde içki bardağıyla, oynadığı kumara dikkat kesildiğinden, ne selâmlarını duyan ne de başını kaldırıp kendilerini gören oldu. Onlar, önce çay ocağının kenarında ayrı bir masaya oturup çaylarını içtiler. Kumar oynatan sâbıkalı genç, önlerine hemen bir deste kağıt getirerek:

“–Buyrun!” dedi. Onlar ise:

“–Hayır, biz oyun oynamayacağız. Bu akşam, oynayan arkadaşları seyredeceğiz. Artık bizim kumar oynayacak paramız da yok.” dediler.

Sâbıkalı genç:

“–Bilmez misiniz ki burada çay çerezdir. İçki içmeyip kumar oynamayacak adamın burada işi ne! Sizi aslında bir güzel dövmek lâzımdı ya! Ama neyse, eski müşterimsiniz. Onun hatırına bu akşamlık affettim sizi.” derken, en yakınlarındaki kumar masasının kenarına iki sandalye iliştirdi ve:

“–Hadi buyrun bakalım!” dedi.

Masada saçı-sakalı birbirine karışmış dört kişi kumar oynuyordu. Bunlardan biri, yanına oturanı görünce, elindeki kağıtları tersinden masaya bırakarak:

“–Ooo benim eski dostlarım, hoş geldiniz! Demek, en son gelişinizde attığım dayak sizi yola getirdi. Buyrun, kaç paralık bir kağıt istiyorsunuz?” dedi.

Onların kumara iştirâk etmek için masaya yaklaştıklarını sanmıştı. Tekrar gelişlerini de, eski hayatlarına dönüş olarak anlamıştı.

Ahmed Kemâl, mütebessim bir çehre ile:

“–Şeytanınız bol olsun! Biz daha sonra iştirâk ederiz. Şu an paramız yok. Siz oyununuza devâm edin.” dediyse de, kumarbaz ısrar etti:

“–Söyleyin bakalım, parasız adam böyle cafcaflı elbise giyer mi? Siz muhakkak birisini çarpmış olmalısınız? Kıyâfetinize bakan sizi lord zanneder. Paramız yok deyip yalan söylemeye utanmıyor musunuz?”

Kumarbaz, belki de bu münâkaşayı daha fazla uzatmaya hevesliydi, fakat karşısındaki arkadaşı:

“–Recep! Bu oyunun dört kişiyle oynandığını bilmiyor musun? Adamlara ne diye ısrar ediyorsun? Oyununa devâm et!” deyince münâkaşa bitmiş oldu.

Kumarbazlar, ağızlarında sigara, ellerinde kağıtlar, önlerinde içki kadehleri, vurup alırken, arada bir, isâbetsiz gelen kağıda kızıp küfrediyor, bâzen de, eski arkadaşlarına îmâlı ve tekellüfsüz târizlerde bulunuyorlardı. Böyle bir hayli zaman geçtikten sonra, onlardan biri Kemâllere dönerek:

“–Haydi mollalar, siz, -ne kadar doğrudur bilmiyorum ama- Allâh yoluna döndünüz. Eliniz uğurludur. Biriniz şu kağıdı benim yerime çekin bakalım.” deyince, Kemâller bir müddet onların suyuna gittikten sonra söze başlamayı düşündüklerinden, ikisinden biri, itaatkâr bir tavırla bu eski arkadaşlarının yerine desteden bir kağıt çekti. Daha o kağıdı arkadaşına vermemişti ki, kapının tekmeyle açılmasıyla içeriye bir sürü polis giriverdi.

Kemâllerden biri, elinde kumar kağıdıyla, patlayan flaşlara yakalanmış, resmi çekilmişti. Hepsini derdest edip karakola götürdüler. Karakol âmiri, bunları birkaç saat nezârete attıktan sonra karşısına getirtti ve küfürler savurarak:

“–Siz ne utanmaz adamlarsınız! Çoluğunuz-çocuğunuz evde açtır, o batakhânede sabaha kadar kumar oynuyorsunuz! Sizi kaç defa yakaladım ve bana bir daha yapmayacağınıza dâir kaç kez söz verdiniz. Âdî herifler! Sizi dövmekten de size sövmekten de ben usandım, siz hâlâ uslanmadınız. Ama bu defa affetmem. Sabaha kadar nezârette bekleyin bakalım! Sabahleyin sizi Adliye’ye göndereceğim.” dedi.

Kemâller, orada bulunuş maksatlarını îzah etmeden, bu küfür ve hakâretlere, o kumarbazlarla birlikte muhâtap olmayı sîneye çektiler. Eski arkadaşlarıyla ertesi günün mesâî saatine kadar nezârette tutuldular. Sonra savcıya gönderildiler. Savcı, ifâdelerini aldıktan sonra kendilerini mahkemeye çıkardı. Hâkim, hepsini tevkif etti. Elleri kelepçeli olduğu hâlde cezâevine götürüldüler. Cezâevi girişinde kayıtları yapıldı, üzerleri arandı ve karantina koğuşuna konuldular.

Bu koğuş, suçluların cezâevine ilk geldiklerinde, suçu ne olursa olsun, geçici olarak yerleştirildikleri bir koğuştu. Burası tıka basa dolunca, tutuklular suç türüne göre başka koğuşlara yerleştirilir ve burası boşaltılırdı. Bu cezâevinde hırsızlar ayrı bir koğuşta, kumarbazlar ayrı koğuşta, kâtiller ayrı bir koğuşta kalmaktaydı.

Kemâllerin bu koğuşa getirildikleri gün, orası istiâbının beş-on katı insanla doluydu. Muhtemelen, öteki koğuşlarda da yer açılmadığı için, suç türüne göre bir dağıtım yapılamamıştı.

Koğuş, iki katlıydı. Üst kat yatakhâne, alt kat ise oturma mahalliydi. Burada birkaç kırık dökük masa ve sandalye vardı. Koğuşun kapısı, “havalandırma” denilen ve üstü açık bir alana açılıyordu. Mahkûmlar, burada volta atıyorlardı.

Kemâller, koğuşun alt katındaki oturma mahallinde bir masaya yerleşip etrâfı müşâhede etmeye koyuldular. Orası bir pazar yeri gibi kalabalıktı. Bütün tutuklular, havalanma mahallinden içeriye girseler, adım atacak yer kalmayacaktı.

Dertli insanlar, dertlerini anlatacak ve kendilerini tesellî edecek birilerini ararlar. Bu tutuklular da aynı durumdaydı. Dinleyecek birini bulsalar, hemen cezâevine düşmelerine sebep olan hâdiseyi, kendilerini haklı gösterecek noktalara ağırlık vererek anlatırlardı. Bilhassa yeni gelenleri eskiler aralarına alır:

“–Anlat bakalım!” diyerek, içeri düşme sebebini anlattırırlardı. O da mâsumiyetini iddiâ edince:

“–Bu da câmiden gelmiş!” deyip alay ederlerdi.

O gün Kemâllere de aynı şey vâkî oldu. Eski kumarbaz arkadaşlarına faydalı olmak için yaptıkları bir ziyâret esnâsında baskına uğrayarak buraya getirildiklerini söylemeleri üzerine:

“–Haa bunlar da câmiden gelmiş!” diyerek gülüşmüşlerdi.

Koğuşta bir çay ocağı vardı. Çay ocağını idâre eden mahkûm, başı usturaya vurulmuş, bıyıkları kulaklarına varan bir kabadayıydı. Bir bardak çayı, dışarıdakinin beş misline satardı. Koğuş, dolup boşalır, fakat o değişmez, hep yerinde kalır, koğuşun inzibâtı ondan sorulurdu.

Cezâevine günde iki defa, normal bir insanın beğenip de yemeyeceği türden yemek gelirdi. O gün de, öğle yemeği gelmiş ve bâzı mahkûmlar, alüminyum tabaklarda karavana usûlü yemeğini alıp yemişti. Kemâller ise oruçluydular. Geceyi nezârette geçirmiş olmalarına rağmen, sahurda bir bardak su içerek oruca niyetlenmişlerdi. Zîrâ o sıralar, Ramazân-ı Şerîf’in ortaları idi. Öğle yemeğinden alıp sahura saklamak mümkün değildi. Ne ile iftar edeceklerini düşünmektelerdi ki, kapı açıldı. Gardiyanlar, şiddetli bir müfreze hâlinde içeriye girdiler. Ellerindeki düdüklerini var kuvvetleriyle çalarak:

“–Herkes koğuşa girsin!” diye bağırdılar. Önce havalanma bölümündeki tutukluları içeriye sokup kapıyı kilitlediler. Sonra, insanları asker usûlü sıraya dizerek “bir, iki, üç” diye kendilerine saydırdılar. En son telâffuz edilen rakam, 178’di. Başgardiyan elindeki listeye baktı. Mevcûdun tamam olduğunu gördükten sonra yüksek sesle; “Allâh kurtarsın!” dedi. Tutuklular hep bir ağızdan; “sağol” dediler. Gardiyanlar koğuşun kapısını kilitleyerek gittiler.

Bu merâsim, her gün saat beşte tekrarlanır, ertesi gün, saat dokuzda ise yeniden sayım yapılarak iç havalanmanın kapısı açılırdı. Gardiyanlar bu sayımı yaptıklarında, iftar vaktine takrîben 45 dakika vardı. Kemâller, ne sûretle iftar edeceklerini düşünüyorlardı ki, gözlerine çaycının camekânlı dolabında duran yığınla pide ilişti. Çaycıya, bu pidelerden kendilerine satıp satamayacağını sordular. Müsbet cevap almaları üzerine, parasını verip, ikişer tâne sıcak pide satın aldılar.

Kemâller, pidelerini alarak bir masaya oturdular. İftar saatini bekliyorlardı. Tutukluların, yarısından fazlası da koğuşta olmalıydı ki, aynı şekilde diğer masaları işgâl etmiş olarak iftar saatini bekliyorlardı.

Koğuşta, herkesin kurcalamaması için, insan elinin güçlükle ulaşabileceği bir seviyeye monte edilmiş bir televizyon vardı. İftar yakın olduğundan, televizyonda dînî bir program vardı ve Kur’ân-ı Kerîm okunuyordu. Böyle olduğu hâlde, tutuklulardan oruçsuz olanların bâzıları sigaralarını tüttürüyorlardı. Bu sırada oruçlu bir kısım tutuklu ile, sigara içen birkaç tutuklu arasında yumruklaşmaya ramak kalan bir kavga çıkmış ve güçlükle yatıştırılabilmişti. Kur’ân okunurken, bâzı oruçsuzların sigara içmelerine kızan kimseler tarafından çıkarılan bu kavgaya karışanlardan biri, nefes nefese Kemâllerin masasına geldi ve oturdu. Ondan kavganın sebebini öğrenince Ahmed Kemâl dedi ki:

“–Kardeş, böyle kimselerin ilk olarak kalbini yumuşatmak, sonra da hatâlarını münâsip bir lisanla söylemek lâzımdır. Sen herhâlde onların enâniyetlerini tahrik edecek bir hareket yaptın.”

O ise hiddetle:

“–Bunlara yumuşak söz yarar mı hiç! Böylelerini asacaksın! Bunlar müslüman değil!” diye karşılık verdi.

O sırada bu sözleri işiten bir başka tutuklu:

“–Arkadaş!” dedi. “–Herifler Kur’ân okunduğunun farkında değildik, diye söylediler. Ama sen hırs küpüsün, kulağına girmedi ki!” deyince, bu defa da o ikisi arasında kavga başlayacaktı ki, Kemâller tatlı sözlerle onları yatıştırdılar.

Kemâller, sigara içenlere müdâhale eden bu tutuklunun suçunu merâk ettiler ve:

“–Arkadaş! Sen inançlı bir adama benziyorsun, buraya ne sebeple düştün!” diye sordular. O ise:

“–Esrar yakalattım.” dedi. Kemâller hayretle:

“–Aaa! Sen hem oruç tutuyorsun, hem de esrar mı içiyorsun?” diye sorunca muhâtapları:

“–Hayır ben esrar içmem. Satıcısıyım. Polise dört kilo mal yakalattım. Onun için tutuklandım. Allâh’a şükrediyorum, geride çuvallarla malım vardı, onu bulamadılar, sadece dört kilocuk yakalattım. Bu büyük bir zarar değil.” dedi.

Ahmed Kemâl:

“–İyi de mâdem oruç tutacak kadar dindarsın, onunla bu esrar alıp satmayı nasıl bağdaştırıyorsun?” deyince, muhâtapları:

“–O başka, bu başka. Esrarın sigaradan bir farkı yok ki!” karşılığını verdi.

Kemâller, îman bakımından şuurlanmamış insanların, günah batağında nasıl çırpındıklarını görerek, burada yapacak çok işleri olduğunu düşündüler ve:

“–Arkadaş! Namaz kılar mısın?” diye sordular.

Müsbet cevap alınca da, bu adamın kıldığı namazın da, tuttuğu oruç gibi şuurlu bir sûrette olmadığını, yâni sırf şekilde kaldığını anladılar. Zîrâ gerçek mânâsıyla kılınan namazın, insanları böyle yasaklanmış bütün kötülüklerden koruyacağını Yûnus Dede’nin sohbetlerinden öğrenmişlerdi. Bu sebeple muhâtapları ile konuşacak çok şey olduğunu düşündüler. Ardından:

“–Hele iftarımızı açalım, namazımızı kılalım, ondan sonra bu işi bir müzâkere ederiz.” diyerek bahsi kapattılar.

O sırada kapı üzerinden:

“–Tabldota yazılmış olanlar gelsin, yemeklerini alsın!” diye bir ses işitildi. Kemâller, tabldottan nasıl yemek alındığını sormaları üzerine, oraya kendilerinden üç-dört gün evvel gelmiş olan tecrübeli birisi cevap verdi:

“–Bugün tabldota yazılırsan, yarın yemek alabilirsin, bugün alanlar, dünden yazılmış olanlardır.”

Kemâller, oradan yemek alamayacaklarını anladılar. Lâkin iftara beş-altı dakika kala, kapı üzerinden aynı ses bir daha duyuldu:

“–Tabldotta artan yemek var. Yazılmamış olanlardan isteyenler alabilir!”

Arta kalan bu yemekler, bir evvelki günden tabldota yazıldığı hâlde, o gün duruşması olup tahliye edilmiş bulunanlar veya hastahâneye sevk edilip yatırılmış olanlara âitti. Bunlar, parası başka hükümlüler tarafından verilmiş yemekler olmasına rağmen, tabldotçu bunları tekrar satıyordu.

Kemâller, dışarıda iki buçuk liraya alınabilecek bu türlü porsiyonlardan, tanesine beşer lira vererek ikişer tabak aldılar. O sırada top patlamış ve televizyonda İstanbul için ezân-ı Muhammedî okunmaya başlamıştı. Bir tabak türlü ve bir pide ile iftar ettiler. Artan yemeklerini sahur için eski bir gazete kağıdıyla örtüp bir kenara koydular. Sonra çaycıdan birer çay alıp içtiler. Esrarcı tutuklu da yanındaki kuru yiyeceklerle iftar edip onlarla birlikte çayını yudumladıktan sonra Kemâllere dönüp:

“–Arkadaşlar! Bu salonda namaz kılınmaz. Baksanıza adım atacak yer yok. Üst kata çıkalım. Oranın yarısı boştur. Bir gazete kağıdı serip namazımızı kılarız.” dedi.

Onun rehberliğinde yukarı çıktıklarında, gördükleri manzara karşısında hayretten donakaldılar. Üst katın ancak üçte birini ranzalar dolduruyordu. Bunların yarısında yatak yoktu. Diğer yarısında ise çift, hattâ bâzılarında üç adet yatak vardı. Yataksız ranzalar, kısa kısa lambri tahtalarıyla döşeliydi. Ahmed Kemâl, ranzaları sayınca, üçte ikisi yataksız olmak üzere bunların toplam 48 adet olduğunu gördü. Hâlbuki, sayımda tutukluların sayısı 178 kişi çıkmıştı. Demek ki bunlardan ancak 48 kişi yatacak bir ranza bulabilecekti. Diğerleri, betonun üzerinde uyumaya mecburdu. O 48 kişinin de üçte ikisi yataksız bir ranzada sabahlayacaktı. Çift yataklı yerler, koğuşa ilk gelen tutuklulara âitti. Onlar, ilk geldiklerinde boş olan ranzaların yatağını kendi altlarına almışlardı. Esâsen yataklar âdî bir minder kalınlığında olduğundan, iki, hattâ üç yatak bile normal bir yatak durumuna zar-zor gelebilirdi.

Kemâller, bir ranzanın alt katına çömeldiler. Namaz kılmak için bir gazete lâzımdı. Esrarcı tutuklu:

“–Siz şöyle oturun, ben bir-iki gazete bulur gelirim.” demişti.

Kemâller, gazete gelinceye kadarki üç beş dakikada, ranzalardan müthiş bir tahta kurusu hücûmuna uğradılar. Derhâl ayağa kalkıp üst başlarını silkelediler. Bu sırada esrarcı tutuklu da birkaç eski gazete ile gelmişti. Salonun ranzasız kısmında gazeteler üzerinde akşam namazını cemaatle edâ ettiler. Namazdan sonra Kemâller, hapishânede ilk ıslâh edilecek kişi olarak gördükleri bu esrarcı tutukluyla biraz konuşmak için aşağı kata inip çay içme teklifinde bulundular.

Birlikte alt kata indiler. Masaların hepsi doluydu. Kendilerine oturacak bir yer kalmamıştı. Çaycıdan birer çay alıp ayaküstü içerlerken konuşmaya başladılar. Evvelâ, Kur’ân okunurken sigara içen oruçsuz kimselerle yapılan kavgayı ele alıp insanları îkâzın güzel bir üslûb ile olması gerektiğine dâir, Yûnus Dede’den öğrendikleri metotla konuşmaya başladılar. Muhâtaplarına enâniyetlerini tahrik edici bir üslûb ile yaklaşmak yerine:

“–Bak güzel kardeşim! Sen burada lâfa dalmış, televizyonu dinlemediğin için Kur’ân okunduğunun farkında değilsin. Farkında olsan, elbette sigaranı söndürürdün. Hiç şüphesiz sen de müslüman evlâdısın. İnşâallâh oruç tutmanın hazzını bir gün sen de tadarsın. Fakat oruç tutmuyorsan bile, en azından oruca ve Kur’ân’a hürmetsizlik etmemek elindedir.” gibi tatlı sözlerle önce ona nasıl bir üslûb ile konuşması gerektiği husûsunda telkinlerde bulundular. Sonra da esrar satmanın ve benzeri yanlışların zararlarını anlatmaya koyulmuşlardı ki, etraflarında kulak kabartıp dinleyenlerin çoğaldığını fark ettiler. Hattâ masadakilerden biri ayağa kalkıp, Ahmed Kemâl’e yer göstererek:

“–Buyrun hoca efendi! Oturup da konuşun. Biz de istifâde edelim.” dedi.

Ahmed Kemâl:

“–Estağfirullâh güzel kardeşim! Ben hoca değilim. Daha düne kadar ben de kumar masalarında ve içki bataklığında sizlerden biriydim. Nihâyet huzur ve saâdeti Allâh’a yakınlıkta ve onunla dost olmakta buldum. Bu yüzden imkân nisbetinde dînimi öğrenmeye ve öğrendiğimi tatbik etmeye çalışıyorum.” karşılığını verdi ve gösterilen yere teşekkürlerle oturduktan sonra sohbeti koyulaştırdı.

Âdeta bir teyp gibi, Yûnus Dede’nin nasihatlerini onlara tatlı tatlı anlatıyorlardı ki, muhâtaplarından birisi, hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kemâller, bu ağlayan tutuklu genci kucaklayarak:

“–Üzülme kardeşim, hatâ etmek insanoğlunun mayasında var. Bak, ilk insan Âdem -aleyhisselâm-, ilk hatâyı işleyen de O. Unutma ki, Cenâb-ı Allâh, merhametlilerin en merhametlisidir. İşlediği günahlara samîmiyetle pişman olup o günahlardan nefret ederek tevbe edenleri affeder.” dediler.

Bu sözleri duyan genç, gözyaşından sırılsıklam olduğu hâlde:

“–Ben nasıl affedilirim? Haksız yere adam öldürdüm. Bu dünyâda on beş-yirmi sene hapis yatarım. Bir de bunun âhiretteki devâmı var.” deyince, Ahmed Kemâl, onun hapse düşme sebebini sordu. O genç, şöyle dedi:

“–Ben otobüs şoförüyüm. Rakip firmadaki bir meslektaşımla basit bir şeyden dolayı kavgalıydık. Bir gün yanından geçerken öksürdü. Fakat ben, adamın tabiî olarak değil, benimle îmâlı bir şekilde alay etmek için öksürdüğünü düşünerek suratına bir tokat patlattım. O, benden cılız biriydi. Dayak yiyeceğini zannedince, silâha sarıldı. Belki de sırf beni korkutup kaçırmak istiyordu. Lâkin ben de hem ondan korkmadığımı göstermek hem de onu korkutmak için ondan çabuk davranıp otomatik silâhımı gayr-i irâdî çekmişim. Bir anda öfkeme mağlûb olarak ne yaptığımı bilemedim, rastgele kurşun sıktım. Neticede maksadımı aşan bir cürüm işlemiş oldum. Kanlar içinde yatan cesedi gözümün önünden gitmiyor. Karısı dul, çocukları yetim kaldı. Avukatım, bana on beş-yirmi sene cezâ verilebileceğini söyledi. Ben, şu sizin sözlerinizi dinleyinceye kadar, yegâne zarar ve ziyân olarak hep o on beş-yirmi senelik hapis hayatını görüyordum. Şimdi anladım ki, asıl cezâ âhirette imiş, altından kalkamayacağım asıl yük de o imiş. Allâh sağlık verirse, bu cezâyı yatar çıkarım. Fakat âhiretteki cezâ benim ebedî hayatımı mahvedecek!..”

O genç, bunları söylerken hıçkırıklarını tutamıyor, sıcak gözyaşları döküyordu. Ahmed Kemâl, bir an için onu tesellî edecek söz bulamadı. Sadece, kendisini kucaklayıp onun gözyaşıyla ıslanmış yüzünden öptü ve Yûnus Dede’nin sohbetlerinden onu tesellî edecek bir şeyler hatırlamaya çalıştı. Sonra da lutf-i ilâhîye sığınarak şöyle dedi:

“–Kardeşlerim! Aslında bir insanı haksız yere öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibi Allâh katında ağır bir cürümdür. Böyleleri hakkında yüce kitâbımız Kur’ân-ı Kerîm, onların cehennemde ebediyyen kalacağını beyân etmekte ise de, bâzı müfessirler, bu ebedî (hâlidîne fîhâ) ifâdesinden, uzun zaman kalma mânâsını çıkarırlar. Kaldı ki, senin anlattığın hâdisede bir yanlış anlama ile kavgayı çıkarman bir haksızlık ve Allâh katında hatâdır. Fakat o senden evvel silâha davranmış. Onun bu hareketinin, sırf seni korkutup kaçırmak için olduğunu söylemek mümkün değildir. Belki de o öldürme kastıyla ateş edecekti. Bu takdirde ölmemek için öldürmüş de olabilirsin. Evet, bu kat’î değildir, fakat muhtemeldir.

Diğer taraftan, Allâh Teâlâ kul hakkını affetmeyip onun sâhibiyle helâlleşmedikçe o hakkın bertarâf edilemeyeceğini beyan buyurmaktadır. Sen, öldürdüğün adamın dul karısından ve yetim çocuklarından, dışarıdaki akrabâların vâsıtasıyla pişmanlığını bildirerek, tazminat ödeyerek veya herhangi bir sûretle onları memnûn ederek helâllik alabilirsin. Fakat öldürdüğün adamı nerede bulup helâllik isteyebileceksin? Ancak bunun için de -eğer kullanabilirsen- bir çâre var: Bundan sonraki hayatında Allâh yolunda yürür, hayırlar ve ibâdetlerle Allâh’a sevgili bir kul olmaya çalışırsan, Cenâb-ı Hak, âhirette senin öldürdüğün o adama hakkını sana bağışlaması için senden alacağından kat kat fazla ikramlarda bulunup:

“–Ey benim falan kulum! Ben sana şu şu nîmetleri ikrâm edersem, falan kuluma, seni haksız yere katletmiş olmasından doğan hakkını bağışlar mısın?” diye sorar. O da senden alacağından katbekat fazlasına Allâh’ın bir ikrâmı olarak nâil olmak düşüncesiyle sana hakkını bağışlayabilir. Bu demektir ki, aslolan Allâh’ın rızâsını kazanabilmek, O’na sevgili bir kul olabilmektir.

Daha gençsin. Bunu başarabilmek de senin elindedir. Bundan sonraki hayatını Allâh yolunda harcar, işlediğin bu günahtan duyduğun nedâmeti de hep böyle muhâfaza edersen, kurtuluş için ümit kesilmez. Zîrâ Allâh Teâlâ: «Kâfirler topluluğundan başkası Allâh’ın rahmetinden ümit kesmez.»[16] buyurmaktadır.”

Ahmed Kemâl belki daha birçok şey söyleyecekti. Fakat böyle bir kurtuluş imkânı olduğunu anlayan genç, ümit ve heyecanla onun boynuna sarıldı, sonra elinden öpmeye kalkıştı. Ahmed Kemâl ise:

“–Estağfirullâh!” diyerek elini çekti.

Genç, gözyaşları içinde:

“–Siz.” dedi. “_Perişan ve yorgun gönlüme şimdiye kadar hiç kimseden görmediğim bir tesellî nefesi üflediniz. Bu nefes, benim için âdeta bir âb-ı hayat oldu. Lütfen söyleyin, sizdeki bu hâl nereden kaynaklanıyor, bu nefesin menbaı nedir? Ne olur, zihnimdeki bu muammâyı da çözün!”

Ahmed Kemâl:

“–Bak kardeşim! Peygamberler ve Hak dostları, ümmetlerin ıztırâbını yüklenerek Allâh’tan kurtuluş müjdesi getiren büyük muzdariplerdir. Iztırap ve merhamet, insanda hassas bir kalbin varlığının ilk alâmetidir. Yûnus, Mevlânâ ve bütün Hak dostlarının terennümleri, bu ıztırap ve merhametin ifâdesidir.

Merhameti, bütün sevdâların üzerine yükseltebilirsek, ancak o zaman gariplerin sînesinden kopan «acıyın bize» feryatlarını lâyıkıyla işitebiliriz. Şunu iyi bilmek lâzım ki, fetihlerin en güzeli, kalblerin fethidir. İşte biz, bütün bu hâlleri, bizleri şefkat ve merhametle irşâd eden, Hüdâyî Dergâhı’ndaki Yûnus Dede’de müşâhede ettik.”

Ahmed Kemâl devamla:

“–Bizler, Allâh’ın âciz birer kuluyuz. Dünümüz sizden farksız idi. Cenâb-ı Hakk’a hamdolsun ki, karşımıza bir velî kulunu çıkardı da, yıllardır hakîkatlere kapalı olan gönül gözümüzü açtı. Ne kadar günahkâr olsak da günâhımıza duyduğu nefreti bizlere taşırmadı. Bizleri, kanadı kırık bir kuş gibi şefkat ve merhamete muhtaç olarak gördü. İnsan olmamız haysiyetiyle ve «Gönül, nazargâh-ı ilâhîdir.» diyerek bizlere merhamet ve şefkat kucağını açtı. Bizler de ona râm olduk. Artık onun elindeki bir ney gibiyiz. Yâni bizden sana gelen bütün nefesler ve duyduğun kelimeler, aslında bize değil, ona âittir.

Biz o velîden şunu öğrendik ki, çileyi yudumlamasını öğreten hikmetin başında «sabır» gelir. Çile, aşkın yoldaşıdır. Çile, çilenin dostudur. Onun yanına yaklaşamayan, çileliyi tesellî edemez. Acımak, büyük lutuf ve meziyettir. Acımayı bilmeyen, en büyük saâdet hazînesinin kapısını açan anahtarı yitirmiş demektir.

Ümîd ederim ki, sen de gün gelir bizler gibi Hüdâyî dergâhındaki o feyizli menbâda gerçek huzura kavuşursun…”

Kemâller, hapiste bulunmak gibi bir kahır tecellîsinden zuhur eden lutuf tecellîleri ile kendilerini mesrur hissediyorlardı. Çünkü burada dertlerine derman arayan pek çok kimse vardı. Üstelik hepsi de içinde bulundukları mahrûmiyet ve acziyet dolayısıyla gönüllerine sunulacak en küçük bir dermanı bile kolaylıkla kabul edebilecek bir kıvamdaydı…