İslâmî Tebliğde Metot
Artık yeni bir hüviyete bürünen Kemâller, Azîz Mahmûd Hüdâyî Câmii’nin alt katında kendileri için hazırlanmış olan odada geçirdikleri bu ilk gecenin sabahında okunan ezân-ı Muhammedî ile uyandılar. Her taraftan sabah namazına gelmekte olan insanlarla birlikte câmiye dâhil oldular.
Namaz kılmasını ve namazda okunacak duâları çocukluklarında öğrenmiş olmalarına rağmen, bugün onları yanlışsız okuyabileceklerinden emin değildiler. Fakat o gün cemaate katılmak ve yanındakilere bakarak da olsa ibâdet etmek husûsunda büyük iştiyakları vardı. Bu sebeple en arka saflarda kalarak öndekileri taklit ettiler ve bu esnâda hatırlayabildikleri duâlarla uzun yıllardan sonra huşû ile bir sabah namazı kıldılar.
Sonra, Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin türbesi önüne gelerek herkes gibi, Fâtiha okumak istediler. Lâkin Fâtiha-i Şerîfe’yi de düzgün okuyabileceklerinden emin değildiler. Hâl böyle olunca sadece Allâh’tan, gelecekleri için saâdet ve selâmet dileyerek bu büyük velînin yüzü suyu hürmetine duâlarının kabûlü niyâzında bulundular. Sonra, cemaatten kendilerine başlangıçtan itibâren yakınlık göstermiş bulunan Ferhat Efendi’yi kâşânelerine(!) dâvet ederek, namazla ilgili usûl-erkân ve duâlara dâir bilgilerini onun kontrolüne arz ettiler. Kısa zaman sonra da onun yardımıyla bu husustaki eksikliklerini ikmâl ettiler.
O gün ilerleyen saatlerde,
Ramazan dolayısıyla halk, akın akın türbeyi ziyâret ediyordu. Okudukları Fâtihalarla Cenâb-ı Hakk’a yönelen samîmî gönüller, zaman ve mekâna rûhâniyetine ayrı bir neşve katıyordu. Kemâller, gönlü huzûra gark eden bu mânevî iklîmin mest edici atmosferinde, iftar saatine kadar türbenin bir köşesinde huşû içinde oturup beklediler.
Türbedar, iftara yakın bir saatte türbeyi kapatmaya teşebbüs edince, onlar da dışarı çıkma zamânının geldiğini anladılar. Sanki etten ayrılan bir tırnak ıztırâbıyla oradan çıkıp iftar edilen salona geçtiler.
İftardan sonra Yûnus Dede, mûtâdı olduğu üzere akşam ve yatsı namazları arasındaki sohbetine başladı. O gün Dede’nin anlattıkları, İslâm dışı yanlış bir yol tutarak kendilerinin dünyâ ve âhiret hayatını ziyan edenlere yardım elini uzatmanın, îmânî ve vicdânî bir mecbûriyet olduğu hakkındaydı. Bu istikâmette konuşan Yûnus Dede, şunları söyledi:
“–Evlâtlarım! Yanlış yoldaki insanları irşad husûsundaki ihmâlkârlık, büyük bir vebâli mûciptir. Zîrâ îmânın insandaki ilk meyvesi merhamet, onun da netîcesi bu nîmeti ondan mahrum olanlara ulaştırma yolunda hizmet etmektir. Bu husus, günümüz şartlarında daha da ehemmiyetlidir. Zîrâ artık düşen, düştüğünü; devrilen, devrildiğini bilmiyor. Bunlar, gerçek saâdeti bilmedikleri için de sefâletlerini saâdet zannediyorlar. Tabi, açık olmayan gözlerin, güneşi görmesi mümkün mü? Etrâfımızda kendilerine uzatılacak yardım elini bekleyen niceleri var. Bunun içindir ki îmân edip amelini düzeltmiş kimselerin, îmânın lezzetini duyarak, gönül âleminin bu huzur ve rûhâniyetinden habersiz olanların yardımına koşmaları îcâb eder. Bu, kendimiz için bir şükür vesîlesi, muhtaçlar için de bir vicdan borcumuzdur. Bakın size bir doktor arkadaşımızın anlattığı bir hikâyeyi nakledeyim:
Amerika’da bir mühendis hidâyete ermiş ve bunun için bir mescidde merâsim tertiplenmiş. Uzak ve yakından pek çok müslümanın katıldığı bu merâsimde, hidâyete ermiş olan o mühendis bir konuşma yapacak ve İslâm’ı seçmekteki gerekçesini nakledecekmiş. Sözlerine başlamadan önce:
«_Siz müslümanlara bir suâlim var! Sizden evvelâ onun cevâbını almak istiyorum.» demiş ve şu suâli sormuş:
«_Benim annem de babam da birer hristiyan olarak vefât ettiler. Size onların öldükten sonraki durumlarının ne olduğunu soruyorum?!»
Cemaat endişelenmiş. Bu yeni müslümanın kararına tesir edecek bir keyfiyet olur da, acaba merâsimde bir tatsızlık çıkar mı diye korkmuşlar ve tâvizkâr bir sûrette:
«_Vazifelendirilişinden sonra kıyâmete kadar gelecek bütün insanların ebedî saâdeti ancak ve ancak Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-’ın risâletini tasdîk etmek, yâni müslüman olmakla kâbildir. Bununla beraber, İslâmî tebliğ onlara ulaşmamış ve onlar İslâm’dan haberdar olamamışlarsa mâzurdurlar. Böyleleri, âlem-i berzahta bekleşirler. Bu husus, mahşerde mîzandan sonra belli olacaktır.» diye cevap vermişler.
Bunun üzerine mühendis, sözlerine şöyle devâm etmiş:
«_Ey müslümanlar! Benim annem de, babam da benden daha bilgili, ahlâklı ve insaflı, yâni hak-şinas kimselerdi. Lâkin içinde yaşadıkları cemiyetin şartlandırmasıyla hristiyan olarak İslâm’dan habersiz yaşadılar. İslâm dîninin güzelliğini onlara kimse ulaştırmadı ve bu hâl üzere de vefât ettiler. Mâsum bir nebî olan Hazret-i Îsâ’yı, ulûhiyette Cenâb-ı Hakk’a ortak sanıyorlardı. İslâm’dan ise hiç haberleri yoktu. Böyle bir dînin belki ancak ismini duymuşlardı.
Allâh hepinizden râzı olsun ki, buraya gelip bu mescidi açtınız. Beni bulup İslâm’ı anlattınız ve hidâyetime vesîle oldunuz. Size teşekkür ederim. Lâkin benim annem de, babam da birer emekli insandılar. Neden biriniz onlara yaklaşıp, bana anlattıklarını onlara da anlatmadı? Eğer bunu yapsaydınız, onlar belki benden daha da istekli bir sûrette İslâm’ı kabul edeceklerdi.
Evet biliyorum, îman bir nasip işi ve kader îcâbıdır. Lâkin bu âlem de, bir sebepler âlemidir. Siz, neden sebeplere tevessül ederek bu vazifeyi îfâ etmediniz? Ben inanıyorum ki, onların İslâm nîmetinden mahrum olarak âhirete göçmelerine, sizin ihmâl ve gafletiniz sebep olmuştur. Onlar, mahşer gününde sizden davâcı olacaklar… Ben de… Ben de…»
demiş ve kürsüde bir müddet hıçkırıklarla ağladıktan sonra, müslüman olma sebebini anlatmaya başlamış.
Şimdi kardeşlerim! Düşününüz. Bizler de o hidâyet toplantısının yapıldığı câmideki cemaatten farksızız. Hepimizin etrâfında da o hidâyete nâil olan Amerikalının ana-babası gibi İslâmî gerçeklerin kendilerine tebliğ edilmemiş olmasından dolayı yanlış yolda yaşayan birçok insan var. Acabâ biz de muhitimizdeki böyle kimseleri arayıp bularak onların îkaz ve irşâdına gayret etmemiş olmaktan dolayı yarın Hakk’ın huzûrunda sorguya çekilmeyecek miyiz?
Rabbimiz, biz kullarını tâkatimizin üstünde bir mükellefiyetle mes’ûl tutmuyor. Ancak bu ifâde şunu kesin bir sûrette ortaya koyuyor ki, tâkatimiz ölçüsünde de mes’ûlüz. Yâni gücümüz yetip de yapmadığımız hayırlardan da hesap vereceğiz.”
Yûnus Dede bu minvâl üzere pek çok îkazda bulunmuştu. Bunun üzerine Kemâller, İstanbul’un Tophâne semtinde, vaktiyle yıllarını birlikte ziyân ettikleri arkadaşlarını hatırladılar. Sohbetin hitâmında yolu tutup eski mekânlarına gittiler. Orada Kılıç Ali Paşa Câmii’nin etrâfındaki binâların mezbelelik hâlindeki bodrumlarında barınan birçok eski tanıdıkları vardı. Onların barındığı yerlerden birine uğradılar. Eski harâbât arkadaşları, bu terâvih namazı saatinde hem içki içiyor hem de kumar oynuyorlardı.
Oradakiler, eski arkadaşlarını görmekten dolayı sevinmekle beraber, üstlerinin başlarının temizliğine dikkat edince hayretle:
“–Ne o birâder, bir hazîne mi buldunuz, yoksa bir yerden mi aşırdınız?” diye sordular.
Bu suâl karşısında Kemâller, kısaca üzerlerinde vâkî olan ilâhî tecellîleri ve hidâyet mâcerâlarını anlattıktan sonra onlara hitâben:
“–Siz de bilirsiniz ki, biz daha önce sizlerle beraber uzun bir müddet sefil ve rezil bir hayat yaşadık. Şu an ise sizden farkımız; bu sefil hayattan tevbe edip, nefsimizi ıslâh etmeye karar vermiş olmamızdır. Buraya da, sizin içinde bulunduğunuz bu perişan ve süflî âlemden kurtulmanızı ve hâlinize tevbe etmenizi tavsiye etmek için geldik.
Gelin, insanları iğrendiren ve insanlık haysiyetini zedeleyen bu çirkin âlemden kurtulun. Gelin bizim gibi huzur ve hakîkat yoluna dönün.” dediler.
Eski arkadaşlarından hiçbiri onların bu sözlerine kulak asmadı ve üstelik onlarla alay ettiler. “Örümcek kafalı” ve “yobaz” gibi hitaplarla onlara hakâret ettiler. İki grup arasında başlayan münâkaşa ilerledikçe, sarhoş kumarcılardan birisi:
“–Yeter! Fazla ileri gittiniz. Sizin aklınıza ihtiyâcımız yok!” diyerek masası üstünde duran boş şişeyi Kemâllerden birinin kafasına indirdi. Öyle kuvvetli vurmuştu ki, darbeyi yiyen Kemâl’in alnı yarıldı ve kan akmaya başladı. İş belki çok daha büyüyecekti. Kumarcılardan biraz insaflı olan birkaçının araya girmesiyle iş yatıştırıldı ve Kemâller, en yakın bir eczâneye giderek yarayı sardırdılar.
Ertesi gün, aynı minvâl üzere iftar saatinde Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’na geldiklerinde, Yûnus Dede Kemâllerden birinin başındaki sargıyı görünce merak edip durumu öğrendi ve başlarına gelen hâdisenin sebebinin, bir akşam evvel anlattığı sözlerin iyi anlaşılamamasının, veyahut biraz noksan bırakılmış olmasının netîcesi olduğunu anladı. Bunun üzerine o günkü sohbetini İslâmî tebliğ ve telkin husûsundaki metoda ayırarak şöyle nasîhat etti:
“–Evlâtlarım! İslâm’ı ondan mahrum olanlara anlatmanın metodunu iyi belleyiniz. Aklınıza estiği gibi hareket ederseniz, kaş yapayım derken göz çıkarabilirsiniz.
İnsanlığı ebedî kurtuluşa dâvet etmek gibi şerefli bir hizmetin hakkıyla îfâ edilebilmesi için, evvelâ gönüller fethedebilecek gönül erbâbına ihtiyaç vardır. Gönül insanı, kendini, yüreğinin uzanabildiği her yerde vazifeli addeder. Yaratan’dan ötürü yaratılanı hoş görür, onların imdâdına koşar, günahkâra bile merhamet eder. Sizler de îman nîmetinden mahrumlara, yılanların soğuk ve zehir saçan dili ile değil, rahmet lisânı ile yaklaşarak, evvelâ gönüller fethedeceksiniz. Nasıl kuru bir toprak üzerine atılan tohum, bir anda filiz vermez ise, insan da böyledir. Fakat aynı toprağı biraz sularsanız, yâni muhâtabınızı tatlı dil ve muhabbetle yumuşatırsanız, bu sefer attığınız tohumu içine kabul edecek bir kıvâma gelir ve o tohum, çiçeklerini ve meyvelerini vermekte gecikmez. Bu sebepledir ki İslâmî telkinde bulunanlar, sanki mayın tarlasında yürüyormuş gibi bir hassâsiyetle, beşerî münâsebetlerde nezâkete dikkat etmek mecbûriyetindedirler.
Ayrıca insanları ebedî saâdete dâvet etmek, sabır ister, müsâmaha ister, bilgi ister, hâl ister. Bunun gibi daha birçok şeye muhtaçtır. Meselâ yere düşmüş bir insanı ayağa kaldırabilmek için, evvelâ kaldıracak kimsenin ayakta dimdik durabilmesi lâzımdır. O da yere düşmüşse, bir diğerini kaldıramaz. Bunun mânâsı, doğru yoldan sapmış bir kimsenin hidayetine vesîle olmak isteyen kişi, evvelâ îkaz ve irşâd için gerektiği ölçüde bir bilgi ve hâl ile mücehhez olmalıdır. Bu, aslî bir şarttır. Bu bakımdan, yanlış yolda bulunan bir kimseyi îkaz ve irşad, ilimsiz ve ihlâssız olmaz. Lâkin ben size bu derste, böyle bir hizmet için gerekli ilmî sermâyenin muhtevâsından ziyâde, onu kullanmanın metodundan bahsetmek istiyorum. Zîrâ muhtevâ sağlamlığına ilâveten, metoda âit bâzı esasları kavramış olmak da bilhassa gereklidir.
Bu vasıfları lâyıkıyla kazanmadan yapacağınız îman teblîğinden umûmiyetle hayırlı bir netîce alamazsınız. Hiç kimse yıllarca yürüdüğü yolu doksan derecelik bir dönüşle birdenbire değiştiremez. Belli bir zaman ister. Çünkü bir anda değişmek, nefse ağır gelir. Hatâyı kabûl etmek ve hak-şinas olmak, olgunlukla mümkündür. Bu olgunluk kazanılmadan, kavga-dövüşle bir netice alınamaz.
Farzediniz ki İslâmî bilgileri öğrendiniz ve yanlış yolda olan bir insanı iknâ edecek derecede ilimle mücehhez bir hâle geldiniz. O da kâfî değil. Güzel hâllerinizle de numûne olacaksınız. Peygamberler ve Hak dostlarının hayatı bunun en güzel örnekleriyle doludur. Nitekim Hak Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de:
«(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et!..»[5] buyurmaktadır.
Tavsiye edilen bu ilâhî üslûbun tatbiki neticesinde, târihte nice dikenleşmiş ruhlar güle dönmüş ve zindan gibi sîneler nûra gark olmuştur.
Unutmayın ki insanlar, karakter ve şahsiyete hayran olurlar. Hayran olduklarını taklit ederler. Bunun için hem bilgili hem de rûhen olgun ve mazbut bir karakter sâhibi olmak zarûrîdir.
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-, gerek inançsız, gerek günahkâr insanları doğru yola yönlendirmenin ehemmiyetini ve bunun üslûbunu bakın ne güzel ifâde buyurmuş:
«Paslı demir, kapkara ve nursuz olmakla beraber, silinip cilâlandığı zaman ondaki pas gider! Bir ayna, demir gibi paslanan sert bir cisimden de olsa, cilâlanınca yüzü parlar ve güzelleşir. Oraya nazar edenin şekilleri, endamları ve sûretleri akseder.
Gönül dünyâsının suyunu bulandırma ki, mehtâbın akislerini orada dolaşır hâlde seyredebilesin. Çünkü insanlar, ırmağın suyuna benzerler; su bulanınca, oraya hiçbir şey aksetmez!
Allâh Teâlâ’nın: “Ey Mûsâ! Firavun’a karşı yumuşak söz söyle, ona yumuşaklık göster!”[6] beyânını iyi anla!
Zîrâ kaynayan yağa su dökersen, ocağı da harap edersin, tencereyi de…»
İşte insana bu gönül ufkundan nazar etmek, ilâhî rızâya en muvâfık ve netice bakımından da son derece bereketli bir yoldur. İnsana bu sûretle yaklaşmak, onların gönüllerinde gizli kalmış olan güzelliklerin gün yüzüne çıkmasına vesîle olur. Çünkü bu üslûp, hem tatbik edene, hem de tatbik edilene ayrı bir letâfet, olgunluk, muhabbet ve Hakk’a rağbet hasletleri kazandırır.
Bunların zihninizde daha iyi yer bulabilmesi için, sizlere iki hâdise nakledeyim. Bunlardan birini, şu an Avusturya’da çalışan bir kardeşimiz o eski günlerini hatırladıkça hayıflanarak şöyle anlattı:
«Ben bir zamanlar içki ve kumar müptelâsı bir adamdım. Her günüm bir evvelki günümden daha kötü olduğu hâlde, kendimce günümü gün ettiğimi sanıyordum. Daha sonra Avusturya’ya işçi olarak gittim. Yalnız orada da bu kötü huylarımı bırakmamıştım. Tabi ben bu vaziyetteyken, aynen Türkiye’deki gibi çevremde bulunan ve beni bu hâlimden kurtarmaya çalışan câmi cemaatinden iyi niyetli ve temiz gönüllü birçok insan vardı. Fakat onlar bana her nasihat edişlerinde ben onları tersler ve nâhoş ifâdeler kullanırdım.
Bir gün yolda giderken birden gözlerim karardı ve ne olduğunu anlayamadan kendimi yerde buldum. Sonra gözlerimi hastahânede açtım. Mide kanaması geçirmişim. Beni komşularım hastahâneye kaldırmış. Yanımda hastahâneye ödeyecek tek kuruş param olmadığı gibi, içki ve kumar yüzünden bir hayli de borcum birikmişti. Bir müddet sonra ziyâretçilerimin geldiği söylenince şaşırdım. Acaba benim gibi yolunu şaşırmış birine kim gelmiş olabilir ki diye düşünürken odama girenler şaşkınlığımın bir kat daha artmasına sebep oldu. Çünkü beni ziyârete gelenler, içine düşmüş olduğum çirkef âlemden arkadaşlarım değil, oturmuş olduğum mahalledeki câmi cemaatinden insanlardı. Bana geçmiş olsun diyerek, önce bir buket çiçek ve ardından ihtiyacım olacağı düşüncesiyle getirmiş oldukları zarfı takdîm ettiler. Ben onların bu âlicenaplığı karşısında mahcûbiyetten ne diyeceğimi bilemezken, kendilerinin âilemi de düşündüklerini ve ben iyileşinceye kadar âilemin masraflarını da karşılayacaklarını söylediler. Benim, onların bu iyiliklerine, hoşgörülerine, müsâmahalarına karşılık yapabildiğim tek şey, sadece bir teşekkür etmek olmuştu.
Hastahâneden çıkar çıkmaz, soluğu câmi cemaatinin yanında aldım. Çünkü onlar, bana zor günümde yardımcı olmuşlardı. Câmiye girdim, susuzluktan kavrulan bir insanın kana kana su içmesi gibi, ben de Rabbimin huzûrunda tevbe ve şükür secdelerine vardım. Nefsimi ıslah edip güzel bir mü’min olabilmem için duâ ettim. “Bu insanlara bu meziyeti kazandıran dînimiz ne güzelmiş.” diyerek dînimi öğrenmeye ve tatbik etmeye koyuldum.»”
Bu ibretli hikâyeyi anlatan Yûnus Dede:
“–Evlâtlarım! İyiliğe karşı iyilik, her kişinin kârıdır. Kötülüğe karşı iyilik ise, er kişinin kârıdır. Cenâb-ı Hak bu hususta:
«İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost oluverir.»[7] buyurmuştur.” dedikten sonra, ikinci kıssayı anlatmak için sözlerine şöyle devâm etti:
“_Bir bedevî, Medîne’ye gelip sahâbîlerden birine Câfer-i Tayyâr Hazretlerini görmek istediğini söyler. O sahâbî, Câfer bin Ebû Tâlib’i niçin görmek istediğini sorunca, bedevî ile sahâbî arasında şu konuşma geçer:
Bedevî:
«–Câfer gibi yiğit bir insanın dîni yüce bir dindir. O dîne gireceğim. Câfer’in sevdiği efendisi, efendiler efendisidir, O’na tâbî olacağım.» der.
Sahâbî bunun üzerine:
«–Câfer’i önceden tanır mıydın?» diye sorunca, bedevî:
«–Ahlâkını ve insanlığını tanırdım ama, kendisiyle henüz tanışamadım. Onu görmeden sevdim ve takdîr ettim.» der.
Sahâbî:
«–Doğrusu çok merak ettim; ne oldu anlatır mısın?» deyince bedevî:
«–Ben bir zamanlar, siz müslümanlara düşmandım. Hayber’de sizlere karşı kılıç salladım ve üç müslümanı şehîd ettim.» der.
Sahâbî bu sözler üzerine celâllenerek bedevîye:
«–Bu sözlerle ne anlatmak istiyorsun?! Bunun Câfer’le ne alâkası var?!» diye hitâb eder. Bedevî:
«–Ben sizlerle savaşırken Habeşistan’dan dönen Câfer’in kervanı da benim yöremden geçiyormuş. Uçsuz bucaksız çöllerde Medîne’ye doğru yollarına devâm ederlerken, o sırada benim hanımımı görmüşler. Tek başına, perişan bir hâlde ağlayıp feryâd ediyormuş. Sormuşlar: “–Niye feryâd ediyorsun?” Hanımım: “–Oğlumu kaybettim, babası müslümanlarla harp etmek için Hayber’e gitti. Oğlum da, babamı isterim diyerek peşinden gitti, kayboldu. Şimdi onu arıyorum.” demiş. Bilememiş karşısındakilerin müslüman olduğunu. Her şeyi söylemiş.
Ama Câfer, âileme:
“–Sen merak etme, ben şimdi oğlunu bulup getiririm.” demiş ve yanındaki kadınlara: “–Bu kadıncağıza iyi bakın. Kim olursa olsun, o bir anadır. O bir ana yüreği taşıyor.” diyerek sürmüş atını ve çölde yavrumu, ciğerpâremi aramış. Bir gün boyunca çölde dolaşmış durmuş. Sonunda susuzluktan can çekişmekte olan oğlumu bulmuş. Câfer yetişmeseymiş, oğlum ölecekmiş. Oğlumu getirip anasına verince hanımım ona sormuş:
“–Ey oğlumu bulan, ey acımı dindiren, sen kimsin?”
Câfer de:
“–Ebû Tâlib’in oğlu Câfer. Gördüğün şu kervanda bulunan herkes gibi ben de müslümanım. Habeşistan’dan gelip Medîne’ye, Rasûlullâh Efendimiz’in yanına gidiyoruz.” demiş.
Hanımım şaşırmış, ne diyeceğini bilememiş. Onlara bir müddet ağlamaklı gözlerle bakarak:
“–Ne olur bana da dîninizi anlatın.” demiş ve onları dinledikten sonra müslüman olmuş. Şimdi ben de müslüman olmak ve o güzel ahlâk ile ahlâklanmak için sizleri görmeye gelmiş bulunuyorum.» demiş.
İşte bu kıssada görülen ve Hak dostlarında devamlı bir sûrette müşâhede edilen «Hâlık’ın nazarıyla mahlûkâta şefkatle bakabilme» ahlâk-ı hamîdesi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şu cihanşümûl hadîs-i şerîfinde ne güzel ifâde edilmektedir:
«Nefsim kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, birbirinize merhamet etmediğiniz sürece cennete giremezsiniz.»
Ashâb-ı kirâm:
«–Yâ Rasûlallâh! Hepimiz merhametliyiz.» dediklerinde, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlar:
«–(Benim kasdettiğim) merhamet, sizin anladığınız şekilde yalnızca birbirinize olan merhamet değildir. Bilâkis bütün mahlûkâta şâmil olan merhamettir, (evet) bütün mahlûkâta şâmil merhamet!..»[8]
Şimdi bir düşünün; meselâ bir kimsede birkaç kuruş alacağınız olsa ve onu istediğiniz hâlde vermese, o alacağınızdan vaz mı geçersiniz? Hayır! Bu durumda, bir kimseyi İslâmî davranışlara dâvet ettiğinizde inad eden birine bu sözü yeniden güzelce ifâde etmek, niçin içinizden gelmez?! Acabâ bir kulun hidâyetine sebep olmak, o birkaç kuruş alacağınızdan daha mı değersizdir?! Hâlbuki Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a bakın ne buyurmuşlar:
«_Yâ Ali! Bir kimsenin senin vâsıtanla hidâyete ermesi, senin için en kıymetli dünyâ nîmeti olan kızıl develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.»[9]
Kur’ân-ı Kerîm’de de bu hususta:
«…Kim onu (bir insanı) ihyâ ederse, bütün insanları ihyâ etmiş gibi olur…»[10] buyrulmaktadır.
Hulâsa, hidâyete vesîle olmanın yolu, hakîkat mahrûmu insanlara sabır, müsâmaha, merhamet ve muhabbetle, yâni gönül lisânı ile yaklaşmaktan geçmektedir. Bunun için de evvelâ, ihlâsı kendimize azık etmeli; muhâtaplarımıza şefkatli, merhametli, sabırlı, müsâmahalı ve affedici bir sûrette yaklaşmalıyız. Bunları yaparken de firâset, nezâket ve zarâfete dikkat etmeli, hâsılı gönlümüzü mânevî hasletlerle ziynetlendirmeye çalışmalıyız. Zîrâ boş bardakla ikrâm olmaz. Bütün bu güzel davranışların aksine hareket edilirse, neticede, arada uçurum bulunan insanlarla irtibat kopar ve nihâyet bu gibi kimselere Hakk’ı tebliğ etme imkânına yazık edilmiş olur.”
Yûnus Dede, sözlerine şu duâ ile nihâyet verdi:
“Yâ Rabbî! Bu îman nîmetinin bize kadar ulaşmasında emeği geçmiş olanları Naîm Cenneti’ne dâhil eyle! Bizleri de bu îman nîmetinin kıyâmete kadar devâmına medâr olacak hayırlı amellerden nasibdâr eyle!..”
Âmîn!..
