İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hükmen Şehîd

Kurban bayramına on beş-yirmi gün kalmıştı ki, hacılar, kâfileler hâlinde yola çıkıyorlardı. Onları uğurlamaya gelen insanlar, nemli gözlerle o mübârek topraklara olan hasretlerini şâirin diliyle şöyle terennüm ediyorlardı:

Geçtiğiniz yollara,

Bizden selâm götürün!

Hak dost diyen kullara,

Bizden selâm götürün!..

Varın haccı îfâya,

Erin sonsuz safâya,

Muhammed Mustafâ’ya

Bizden selâm götürün!..

Mekke ile Medîne,

İki eşsiz hazîne,

Çihâr yâr-i güzîne,

Bizden selâm götürün!

Yûnus Dede ise, gönül dostlarından ve sohbet halkasına katılanlardan hacca gidecek olanları dâvet ederek onlarla husûsî bir son toplantı yaptı. Haccın farzıyyetini, onu mükemmel bir sûrette îfâ etmek için dikkat edilecek hususları, ihrâmı, ihramlı iken yapılabilecek ve yapılamayacak olan işleri anlattıktan sonra şöyle dedi:

“–Hac ibâdetinin dünyevî ve uhrevî pek çok hikmeti vardır:

Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği, af ve mağfirete mazhar olan müslümanların derin bir îman aşkı ve heyecânı içinde kaynaştığı, mübârek ve ihtişamlı bir iklimde cereyân eder.

Hac, Hazret-i İbrâhim ve Hazret-i İsmâil -aleyhimesselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir. İçimizdeki nefs engelini aşmak ve dışımızdaki şeytânî temâyülleri taşlayabilmektir. Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’e ilticâ edebilmektir. Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir. İslâm dünyâsını oluşturan pek çok yabancı toplulukların bir araya gelmesiyle, müslümanlar arasındaki cihanşümûl îman kardeşliğinin pekiştirilmesidir.

Haccın îfâ edildiği mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârif bir gönülle hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin mânevî izlerini arar ve onların hâtıralarından feyz alırlar. Çünkü müstesnâ bir feyz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

Arafat, bir af ve ilticâ makâmıdır. Her hâliyle kabirlerden kıyâmet sabâhına kalkışı hatırlatır. Bütün kullar, Allâh’ın huzûrunda âciz, muhtaç ve ümitvar bir şekilde af beklerler. Gözler, tevbe yaşlarıyla ıslanır; gönüllerden Hakk’a nice samîmî ilticâlar yükselir. Hayat defterlerinde tertemiz sayfalar açılır ve Cenâb-ı Allâh’a ömrün bundan sonraki kısmında itaat üzere yaşanacağına dâir sözler verilir.

Arafat’tan sonraki durak olan Müzdelife, Kur’ân-ı Kerîm’de işâret edilen «el-Meş‘aru’l-Harâm»ın rûhâniyetiyle rahmet tezâhürlerinin dolu olduğu bir mekândır. Rabbin, kudret, azamet ve muazzam saltanat tecellîleri ile kalblerin yoğrulduğu, nefsânî ve dünyevî heveslerin arkaya atıldığı bir yerdir.

Şeytan taşlama ise, öncelikle içteki şeytanı taşlamakla başlar. Bir düşünelim bakalım; siz hiç eskici dükkânına hırsız girdiğini duydunuz mu? Hırsızlar, kuyumcu dükkânına girmek isterler. Çünkü zenginlik orada bulunur. İbâdet ehli bir mü’min ile ibâdetten uzak bir gâfilin durumu da buna benzer. İnsanlığı ifsâd etmek için Cenâb-ı Hak’tan müsâade almış bulunan şeytan da, ibâdeti olanın arkasından daha çok koşar. Bu yüzden, hacca niyet ettiğiniz şu andan itibâren, şeytan size daha büyük bir hırsla musallat olacaktır. Yolculuğunuzda arka arkaya pek çok aksilikler çıkabilir. Bilhassa hac ibâdetinde, şeytanın bu nevî ifsatlarına karşı uyanık olunuz. Yılmayınız, sabrediniz ve bunların birer imtihan olduğunu düşünerek haccınızın rûhâniyetini zedelemekten sakınınız.

Şeytan; Hazret-i İbrâhim, Hazret-i İsmâil ve Hacer Vâlidemize vesvese vermek için peşlerinden koşmuştur. Haccın vâcip bir rüknü olan şeytan taşlama da, onların şeytanı kovup taşlamalarının bir hâtırasıdır. Burada şekil itibâriyle yerden alınıp atılan taş, aslında günâha atılmış bir taştır. Maksat, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına ulaşmaktır. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

«(Şeytan) taşlamak ve Safâ ile Merve arasında sa’y yapmak, ancak Allâh’ın zikrini ikâme etmek için emredilmiştir.»[47]

Yine çakıl taşlarını atmaktan maksat, şeytana buğzetmektir. Çünkü o, Hazret-i Âdem’i topraktan yaratıldığı için küçük görmüş, gururlanmıştı. Cenâb-ı Hak da onu, küçümsediği bu toprak terkibiyle taşlatmaktadır.

Burada şeytan taşlarken ulaşılan şuur ve dikkat, hayatımızın tamamını kuşatmalıdır. Şeytanın kalbe fısıldadığı her vesveseyi;

(Taşlanmış şeytanın şerrinden Allâh’a sığınırım.) ifadesiyle bertarâf etmelidir. Böylece son nefese kadar her fırsatta şeytanı taşlamalıdır. Cenâb-ı Hak buyurur:

«Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni tahrik edecek olursa, hemen Allâh’a sığın!..»[48]

Şeytan taşlandıktan sonra gidilen Safâ

ve Merve

Tepeleri, bugünkü zemzem kuyusunun bulunduğu noktada, susuzluktan bunalmış olan İsmâil -aleyhisselâm-’ın vâlidesi Hazret-i Hâcer’in telâş ve heyecan içerisinde su bulmak maksadıyla gidip geldiği iki mübârek tepedir. Bu sebeple Safâ ile Merve arasındaki gidiş ve geliş, insanın Cenâb-ı Hakk’a büyük bir âcizlik içerisinde sığınması ve yalvarması hikmetini taşımaktadır. Onun için hac ibâdetinin rükünleri arasında yer almıştır.

Nihâyet hac ibâdeti, kurban kesip ihramdan çıkılarak tamamlanır.

Hâsılı bütün rükünleri (esasları) itibâriyle hac ibâdetinden gâye, hem o mübârek topraklarda yaşanan hâdiseleri yâd etmek, hem de onlardaki ilâhî hikmetten nasîb almaktır. Allâh’a teslîmiyet ve takvâ ile kulluk etme tâlîmidir. İlâhî ibret ve hikmetlerle yoğrulup kalben ve zihnen huzur bulmaktır. Çünkü hac, muhabbet dolu bir kulluğun îfâsıdır. Altta ve üstte birer havlu ile, baş açık, yalın ayak bir sûrette, kulun bütün dünyevî rütbelerden soyunmasıdır. Bir bakıma kabirden kalkıp mahşer yerine gelmesi ve çâresizlik içerisinde çırpınarak Rabbine gönülden yalvarış hâlidir.

Hac ibâdetinin nihâyetinde, Medîne-i Münevvere’ye mübârek bir yolculuk başlar. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüce hâtıraları ve can bahşeden nefesiyle dolu olan o mübârek topraklara yüz sürerek, O’nun rûhâniyetinden nasîb almak aşkıyla Ravza-i Mutahhara ziyâret edilmelidir. Hadîs-i şerîfte Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

«Vefâtımdan sonra beni ziyâret eden kimse, âdeta hayatımda iken ziyâret etmiş gibidir!»[49] buyurmuşlardır.

Bütün güzellikleriyle edâ edilen bir hac dönüşü, hacıların memleketlerine götürecekleri en mühim hediyeler ise, o mübârek beldenin güzellikleridir. Asr-ı saâdetten bu yana o güzellikleri yaşayarak arkalarında ibretli ve hikmetli hâtıralar bırakan sâlih kulların güzel ahlâklarıdır. Nitekim Pakistan’ın mânevî mîmârı Muhammed İkbâl, bir gün Medîne’den dönen hacıları ziyâret ederek onlara kâmil bir mü’minin gönül ufkunu sergileyen şu suâlleri sorar:

«–Medîne-i Münevvere’yi ziyâret ettiniz! Uhrevî Medîne çarşısından gönlünüzü ne gibi hediyelerle doldurdunuz? Getirdiğiniz maddî hediyeler, takkeler, tesbihler, seccâdeler bir müddet sonra eskiyecek, solacak ve bitecek. Solmayan, gönüllere hayat veren Medîne’nin rûhânî hediyelerini getirdiniz mi?..

Hediyeleriniz içinde Hazret-i Ebû Bekir’in sıdk ve teslîmiyeti; Hazret-i Ömer’in adâleti; Hazret-i Osman’ın hayâsı ve cömertliği; Hazret-i Alî’nin heyecan ve cihâdı var mı? Bugün bin bir ıztırap içinde kıvranan İslâm dünyâsına gönlünüzden bir asr-ı saâdet heyecanı verebilecek misiniz?»

Cenâb-ı Hak, Mekke ve Medîne’nin rûhâniyetinden istifâde ederek makbul bir hac yapabilmeyi hepimize nasîb eylesin!”

Yûnus Dede sözlerini bu şekilde tamamlamıştı ki, Mehmed Kemâl bir suâl sordu:

“–Sevgili Dedem! Duyuyoruz ki, Cenâb-ı Hakk’ın Âdem -aleyhisselâm-’a vaadi üzere, Arefe günü Arafat’ta vakfeye duranların bütün günahları affoluyormuş. Bu doğru mu?”

Yûnus Dede bu suâli şöyle cevapladı:

“–Evet! Haccı kabûl olan bir kimsenin Arefe günü yapılan vakfe sonunda bütün günahları affolunur. Fakat bunlar sadece kulun Cenâb-ı Hakk’a karşı işlemiş olduğu kusurları içine alır. Yoksa kul hakkı bunlara dâhil değildir. Bunun için Peygamber Efendimiz:

«Üzerinde kul hakkı olan, ölmeden önce ödeyip helâlleşsin. Çünkü âhirette altının ve malın değeri olmaz. O gün hak ödeninceye kadar sevaplarından alınır, sevapları yok ise, hak sâhibinin günahları yüklenir.»[50] buyurmuşlardır.”

Bu defa Ahmed Kemâl sordu:

“_Mâdem makbûl bir hac sonunda Allâh’a karşı işlenmiş bütün suçlar af ve mağfiret olunuyor, bizim gaflet zamanımızda kılmadığımız namazlar, tutmadığımız oruçlar ve vermediğimiz zekâtlar da bu affa dâhil midir?”

Yûnus Dede şöyle cevap verdi:

“_Bu hususta bir kesinlik yoktur. Bunlar, kulun ömrü vefâ ettiği müddetçe edâ etmesi gereken borçlardır. Zîrâ îfâ edilmeyen ibâdetlerden kula iki çeşit mes’ûliyet vardır:

1. Îfâ etmemekten doğan mes’ûliyet.

2. Kazâ etse bile, zamânında edâ etmemekten doğan mes’ûliyet.

Cenâb-ı Hak, makbul bir hac neticesinde namaz, oruç ve zekâtları kazâya bırakmanın günâhını affederse de, kazâsı îfâ edilmeyen o borçların mes’ûliyeti yine de üzerimizden düşmez. Bunun için kazâların muhakkak îfâ edilmesi, zekâtın ise aradaki enflasyon farkı da hesap edilerek ve o zamanki râyiç bedeliyle ödenmesi zarûrîdir. Bunları kazâya bırakmış olmaktan dolayı da ayrıca Allâh Teâlâ’dan af dilemek îcâb eder.

Bu yüzdendir ki hacca gidenlere, varsa borçlarını ödemeleri, üzerlerinde hakkı olanlardan helâllik almaları, kazâya kalmış namaz, oruç ve zekâtları bir an önce edâ etmeleri tembih edilir.

İbâdet borçlarını ödeme gayreti içinde olup da ömrü vefâ etmediği için bunu ödeyemeyenleri, -inşâallâh- Rabbimizin affetmesi umulur. Fakat bu hususta bir kesinlik olmadığından, geçmişe dönük olarak bu borçları ödemeye bütün gayretinizle devâm ediniz. Tutmadığınız oruçları, kılmadığınız namazları, veremediğiniz zekâtları imkân nisbetinde telâfîye gayret edip bu borçlardan bir an evvel kurtulmaya çalışınız. Zîrâ Cenâb-ı Hakk’ın hac sebebiyle gerçekleşen umûmî affına bunlar dâhil olmayabilir. Bu yüzden hacdaki bu umûmî affa güvenerek ibâdet borçları husûsunda ihmâl ve gevşeklik göstermeyiniz. Bütün gayretinizle kazâsını îfâya çalışınız. Eksik kalanlar için de Allâh’ın af ve merhametine ilticâ hâlinde olunuz.”

Bu sözlerin ardından derin bir nefes alan Yûnus Dede, kısa bir müddet sükût ettikten sonra sohbetini şöyle tamamladı:

“–Hiç unutmamamız gereken iki husus daha var! Birincisi, mutlaka helâl parayla haccetmek… İkincisi de, büyük günahlardan kaçınmak ve küçük günahları da işlememeye gayret göstermektir.”

Bu toplantıdan iki-üç gün sonra Hüdâyî Câmii cemaatinden olan hacı namzetleri bir uçakla Cidde’ye hareket ettiler. Hareketten önce Yûnus Dede, yardımcısı Himmet Efendi’yi kâfile başkanı olarak vazifelendirdi.

Üç, üç buçuk saat gibi kısa bir müddet sonra kâfile, Cidde Havaalanı’na indiği zaman fırına girmişçesine dehşetli bir sıcaklıkla karşılaştılar. “Mîkat” denilen ihrâma girme noktasını tâyin etmek, havada güç olduğu için uçağa biner binmez elbiselerini çıkarıp ihrâma girmişlerdi. İhram, biri alttan, diğeri üstten sarılmak sûretiyle kullanılan iki büyük havludan ibâretti. İhram, terleyen vücutlarının terini çektiği için bu sıcak iklîme intibak etmekte zorluk çekmediler.

Birkaç saatlik pasaport muâmelesinden sonra bir otobüse binerek Cidde-Mekke arasını “Rabbim huzûruna geldim!.. Lebbeyk!..” telbiyeleriyle aştılar ve mübârek şehre vâsıl oldular.

Kemâller’in kâfilesi, Özbekistan’dan gelmiş bâzı hacılarla aynı binâda kalıyordu. Kemâller, yıllardır mübârek topraklara susamış olan bu Özbek grubuyla çabucak kaynaştı. Hepsi de tasavvuf ehli, derviş meşrep, tatlı yüzlü kimselerdi. Gün geçtikçe aralarındaki ahbaplık daha da derinleşti. Eskiden, Rus esâretinde bulunan Özbekistan ve emsâli müslüman beldelerden hiç kimse hacca gelemezmiş. Fakat 1989’da komünizmin yıkılışından sonra bütün ibâdetler serbest olmuş, eski Rus esiri Türk devletleri birer birer istiklâllerine kavuşmuş, artık uzun bir esâret devresinin menfî izlerini silmeye başlamışlar. Bu yüzden âdeta yeniden müslümanlığa girmiş gibi heyecanlıydılar. Ancak bir üzüntüleri vardı. Komünizm devrinde dînin ihmâl edilmiş olmasından dolayı câhil kalmış olan halk, hristiyan misyonerlerin tuzağına düşebiliyordu. Misyonerler bunu temin etmek için yoğun bir şekilde çalışıyorlardı.

Özbeklerin kâfile başkanı, kendilerinin “Ak Sakal” diye hitâb ettikleri bir hoca idi. Komünizm zamanında gizli gizli dînini öğrenebilmiş nâdir insanlardan biriydi. Özbekler, büyüklerine ihtiram olarak “Ak Sakal” diyorlardı.

Ak Sakal’ın anlattıkları, Ahmed Kemâl ve Mehmed Kemâl’in çok alâkasını çekmişti. İçlerinde, hacdan sonra Özbekistan taraflarına doğru bir ziyâret iştiyâkı doğdu. Bilhassa onların memleketinde Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin kabr-i şerîfinin bulunması, gönüllerindeki ziyâret arzusunu daha da artırdı. Feyz aldıkları tasavvuf yolunun bu ilk kurucusunun kabrini ziyâret etme niyeti, şimdiden onları heyecanlandırmıştı. Lâkin ceplerindeki paranın böyle ilâve bir seyahate yetmeyeceğini düşünüp üzülüyorlardı. Gerçi hacca da bedelle gelmişlerdi. Fakat bedelin hakkını vermiş, hac vazifesini bitirmişlerdi.

Ak Sakal’ın, bu seyahat için bir masraf gerekmediğini, îcâb eden cüz’î paranın da kendileri tarafından karşılanacağını söylemesi üzerine, Kemâller, hac sonrasında telefonla Yûnus Dede’den izin alarak kendi kâfilelerini Cidde’den uğurladılar. Birkaç gün daha Medîne’de kaldıktan sonra Özbek kâfile ile Taşkent’e uçtular.

Orada Türkiye’den gelen insanlara hasret olan yerli halkın, büyük bir teveccühüyle karşılaştılar. Dâvetten dâvete koşuyorlardı. Herkes Türkiye’deki müslümanların ahvâlini merak ediyor ve kendilerine çeşitli suâller soruyordu. Bir gün kendisiyle tanıştıkları genç bir elektrik mühendisi onlara dedi ki:

“–Babam, üniversitede târih profesörüdür. Daha ziyâde Osmanlı târihi ile meşguldür ve Osmanlılara hayran bir ilim adamıdır. Sizin buraya gelmiş olduğunuzu söyleyince, benden muhakkak evimize dâvet etmemi istedi. Eğer teşrîf ederseniz bizi bahtiyar kılacaksınız!..”

Bunun üzerine Kemâller, bu genç mühendisin nâzik dâvetine icâbet ederek onun evine gittiler. Mühendisin babası, misâfirler için büyük bir hazırlık yapmış, kendilerine meşhur Özbek pilavı ikrâm etmişti. Yemek sonrasında beraberce çaylarını içerlerken yaşlı Özbek, onlara Osmanlı târihinden çeşitli vak’alar anlattı.

Kemâller, yaşadıkları ülkede tam olarak öğrenemedikleri Osmanlı’yı, memleketlerinden binlerce kilometre ötede, Özbekistan’da böyle ehliyetli bir târih profesöründen dinlemekle mesrûr oldular. Profesör sözlerini şöyle tamamladı:

“–Hacı Efendiler! Ben bir târih profesörüyüm. Milletler ve fertler, hayatlarını geçirdikleri tecrübelerin aydınlığında tanzim ederler. Târih, bir milletin hâfızası ve millî tecrübeler mecmuasıdır. Bu kültür ve duyuşlar içinde târihe bakınca müslüman Türkleri, güç ve kudretleri kadar mânevî hüviyetleriyle de biliyor ve seviyorum. Bu sevgimin mihrak noktası Osmanlılardır. Çünkü Osmanlı, Türk-İslâm medeniyetinde gerçekten ulaşılmaz bir zirvedir. İşte biz, aynı ağacın iki farklı dalıyız. Kökümüz bir, gövdemiz bir… Şimdi ayrı coğrafyalarda yaşamaktayız, ama teneffüs ettiğimiz hava bir!.. Her ne kadar sizi de, bizi de çepeçevre kuşatan ahlâkî zaaflar, dînî ve mânevî boşluk, halklarımızı biraz tökezlettiyse de yıldıramadı. Belki, irâde ve kuvvetimizi perçinledi. Allâh’ın izniyle önümüzde bütün dünyânın büyük bir uyanışı ve dîne dönüş mevsimi var. Biz, esâret altındayken bugünleri tahmin bile edemezdik. Şimdi çok ümitvârız!.. Cenâb-ı Hak, bizden sonrakilere daha güzel günler gösterecek, inşâallâh!..”

Kemâller, kendi hayatlarını, o hayatın başlangıçtaki bozukluğunu ve şu anda nâil oldukları nîmetleri düşündüler. Sonra da bu büyük değişikliğin canlı örnekleri olduklarını anlatarak dediler ki:

“–Kâinâtın gidişâtı da mevsimlere benzer. Siz ağır bir kış geçirdiniz. Pek çok zulüm ve eziyetler çektiniz. Uzun bir kış, sabırlarınızın zaferiyle bitti. Artık sıra bahardadır. Herkes bilir ki, baharda kar yağsa da tutmaz; çünkü toprak ve hava ısınmıştır. Aynen bunun gibi, mânevî iklim de her an değişmekte ve adım adım îmânın sıcaklığına doğru ilerlenmektedir. Biz de bunun iki canlı misâliyiz. Bizim hayat mâcerâmız ve hidâyete kavuşmamız, yaklaşan güzel bir baharın habercisi… Allâh murâd edince en küçük ve basit bir sebep, hidâyet için yetip de artıyor bile…”

Daha sonra Kemâller, kendilerinin Özbekistan’a gelmesine vesîle olan Ak Sakal’dan Mevlânâ Bahâüddîn Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin kabr-i şerîfini, Buhara ve Semerkand şehirlerini ziyâret etmek istediklerini, bu hususta kendilerine yardımcı olup olamayacağını sordular. Ak Sakal da bu isteğe:

“–Canla başla!” diyerek karşılık verdi ve hemen yanlarına bir rehber hazırladı. Onlar da bu rehber vâsıtasıyla, önce Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’nin kabrine doğru yola koyuldular. Sofî meşrepli olan bu rehber, yolda kendilerine Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’nin hayatından bahsetmeye başladı:

“–Muhterem misâfirlerimiz! Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Ce­nâb-ı Hak, sev­di­ği bâzı kul­la­rı­na, hâl­le­ri­ne gö­re muh­te­lif te­cel­lî­ler bah­şet­miş­tir. Bu me­yan­da ki­mi­ni Mec­nun gi­bi aşk çöl­le­rin­de do­laş­tır­mış; ki­mi­ni hay­ret vâ­dî­le­rin­de gez­dir­miş; ki­mi­ni aza­met-i ilâ­hiy­ye kar­şı­sın­da dil­siz ey­le­miş, ki­mi­ni Yû­nus Em­re gi­bi aşk bül­bü­lü kıl­mış, ki­mi­ni Haz­ret-i Mev­lâ­nâ gi­bi di­lin­den hik­met­ler fış­kı­ran ve nâ­dide in­ci­ler sa­çan bir mâ­nâ der­yâ­sı ey­le­miş­; ki­mi­ni de şimdi ziyâret edeceğimiz Şâh-ı Nak­şi­bend ey­le­yip ta­sar­ruf ve mâ­ri­fe­tul­lâh­ta son­suz ve eş­siz bir him­met der­yâ­sı kıl­mıştır.

Şâh-ı Nak­şi­bend -kud­di­se sir­ruh-, in­ti­sâ­bı­nın ilk yıl­la­rın­da, gu­rur ve kib­rin zıd­dı olan «hîç­lik» hâ­li­ne ulaş­mak için, has­ta ve muz­da­rip in­san­la­ra, ya­ra­lı hay­van­la­ra hiz­met et­miş ve hat­tâ in­san­la­rın ge­çe­ce­ği yol­la­rı te­miz­le­ye­rek tam ye­di se­ne, kâ­bı­na va­rıl­maz bir hiz­met ha­ya­tı ya­şa­mış­tır. Ken­di­si bu hâlini şöy­le an­latmıştır:

«–Ho­ca­mın em­ret­ti­ği yol­da uzun sü­re ça­lış­tım. Bü­tün hiz­met­le­ri îfâ et­tim. Nefsânî arzularımdan o kadar uzaklaştım ki, artık mahlûkâta hikmet ve şefkat penceresinden bakmaya başladım. Yol­dan ge­çer­ken, Al­lâh’ın her­han­gi bir mah­lû­ku kar­şı­sın­da ol­du­ğum yer­de du­rur, onun hilkatini tefekkür eder ve O’nun üzerinde tecellî eden ilâhî sanata hayranlıkla bakar kalırdım. Bu hâ­lim, ye­di se­ne de­vâm et­ti. Bu hiz­me­tin mu­kâ­bi­lin­de öy­le bir hâl te­cel­lî et­ti ki, on­la­rın inil­ti sû­re­tin­de ha­zin ha­zin ses­ler çı­ka­rıp Hakk’a il­ti­câ et­me­le­ri­ni his­se­der hâ­le gel­dim.»

O büyük Allâh dostu, öyle büyük bir tevâzû ve mahfiyet içinde yaşamıştır ki, mânevî derecelerinin yüksekliğine rağmen kendisini dâimâ kapı eşiğinde görmüş ve bu hâlet-i rûhiye ile şu mısrâları terennüm etmiştir:

Âlem buğday ben saman,

Âlem yahşî ben yaman!..

Allâh Teâlâ da onu bu tevâzûsuna mukâbil yüceltmiş, insanlara sevdirmiş ve katında ulvî bir makâma ulaştırarak insanları terbiye ve irşad vazifesine lâyık kılmıştır.

Şâh-ı Nak­şi­bend -kud­di­se sir­ruh- bir sohbetinde, tanzim etmiş bulunduğu «Nakşibendîlik»in esaslarını şöyle îzah etmiştir:

«–Bi­zim yo­lu­muz­da olan kim­se­le­rin şu üç şe­ye dik­kat et­me­si ge­re­kir:

Bi­rin­ci­si; Al­lâh Te­âlâ’ya kar­şı edeb­dir. Yâni zâ­hi­r ve bâ­tı­n bütün davranışlar, Hakk’ın rızâsı için olmalı, Al­lâh Teâlâ’dan baş­ka her şe­y gö­nül­den çı­kar­ılmalı ve verdiği nî­met­le­r yine Al­lâh yo­lun­da se­fer­ber edil­me­li­dir.

İkin­ci­si; Ra­sû­lul­lâh -sallâllâhu aley­hi ve sel­lem-’e kar­şı edeb­dir. Bu da; ibâ­det, muâmelât ve bü­tün dav­ra­nış­lar­da O’na mu­hab­bet­le uy­mak­tır. Zîrâ seven, sevilenin hâliyle hâllenir.

Üçün­cü­sü; se­ni ir­şâd eden Hak dos­tu­na kar­şı edeb­dir.

Biz­ler talebelerimizi, onların için­de bu­lun­du­ğu hâ­le gö­re ter­bi­ye ede­riz. Bizim irşad vâsıtamız, sohbettir. Soh­be­ti­mi­ze ge­len­le­rin bâzı­la­rı­nın gö­nül­le­rin­de muhab­bet to­hu­mu çoktur, bâzı­la­rın­da ise dün­ye­vî ve nef­sâ­nî alâ­ka­lar­dan do­la­yı bu iyice azalmıştır. İş­te bi­zim va­zife­miz; bu fâ­nî alâ­ka­la­rı te­miz­le­mek ve gön­üllere mu­hab­bet to­hu­mu ek­mek, var olan­la­rı da ha­kî­kat zem­ze­miy­le su­la­yıp ye­şer­te­rek mâ­ri­fe­tul­lâh gü­ne­şiy­le bir ih­lâs fi­da­nı hâ­li­ne ge­tir­mek­tir.

Zi­kir tel­kî­ni­ne ge­lin­ce, o, bir kim­se­nin eli­ne çak­mak ta­şı ver­mek gi­bi­dir. Bun­dan son­ra­ki ne­ti­ce, yâ­ni çak­mak ta­şı­nı ça­kıp da aşk çı­ra­sı­nı tu­tuş­tur­mak işi, talebeye kalmıştır.»

Şâh-ı Nak­şi­bend Haz­ret­le­ri’nin bu mânevî sohbetlerinden istifâde eden avâm-ha­vâs her ke­sim­den sa­yı­sız Hak dostu yetişmiştir.”

Sohbetleri bu minvâl üzere devâm ederken Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri’in kabrine yaklaşmışlardı. Rehber, Kemâller’e, Nakşibend Hazretleri’nin annesi hakkındaki vefâkâr vasiyetini hatırlattı:

“Bizim kabrimizi ziyârete gelenler, önce annemin kabrini ziyâret etsinler!”

Bu yüzden hepsi birden, önce Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin annesinin kabrini ziyâret ettiler. Fâtiha ve Yâsînler okudular. Orada değişik bir feyz vardı. Ruhları sükûnet ve huzurla doldu. Kemâller, bu Hak dostunun annesine olan vefâ hissine hayran oldular. Rehber, onlara:

“–Her büyük insanın yetişmesinde sâliha bir hanımın rolü olduğunu unutmayın!.. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

«Dünya, faydalı nîmetlerle doludur. Bu nîmetlerin en hayırlısı ise sâliha hanımdır.»[51]

«Cennet, (bu sâliha) annelerin ayakları altındadır.»[52]

Anneler yavrularını bir müddet cisimlerinde, bir müddet kollarında, ömür boyu da kalblerinde taşıyarak, onları hem fiilen ve hem de mânen lâyıkıyla kulluk yapabilecek bir kıvâma getirirler. Yetiştirdikleri sâlih ve sâliha evlâtları, insanlığa hediye ederler.” dedi.

Ziyâretlerinden sonra vâsıtalarına binmek üzere geri döndüler. Ahmed Kemâl, biraz mahcup, biraz tedirgin bir hâlde rehberlerine yaklaşarak, kendilerine tasavvuf hakkında biraz daha mâlumat vermesini ricâ etti. Rehber:

“–Estağfirullâh, böyle engin bir deryâ hakkında konuşmak bizim haddimiz değildir. Ama büyüklerimizin sohbetlerinde duyduğumuz kadarını nakledelim.” dedi ve heyecanla anlatmaya başladı:

“_Özü iti­bâ­riyle tasavvuf; gö­nül âle­mi­mi­zin, Cenâb-ı Hakk’a yakın bir hâ­le ge­lmesidir. Bu sâyede Hak Teâlâ, muhabbetiyle bütün gönlü kuşatmaya başlayacak ve gittikçe daha fazla tanınarak kulda bir «vuslat» kıvamı oluşacaktır. İşte bu kı­vam; bi­zi kur­ta­ra­cak olan keyfiyettir. Bizlere Hi­ra ve Sevr’den ka­lan mu­kad­des bir mî­ras­tır. Bu hâli elde edebilmenin yolu ise, kalb tas­fi­ye­si ve nefs tez­ki­ye­si­dir.

Mâlum olduğu üzere, Kur’ân-ı Kerîm, Hira’da indirilmeye başlandı. Orası Hazret-i Peygamber’in ilk ve en husûsî bir vuslat iklîmi idi. Zikredilen rûhânî hazlar ve mânevî alışverişler önce burada yaşandı.

Daha sonra Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ikinci bir husûsî mektep daha gösterildi. Bu ise, hicret esnâsında sığındığı Sevr Mağarası’ydı. Bu mektep, okumak için değil, ilâhî esrâra gark olmak ve kalbi inkişâf ettirmek için mânen bir dershâne mevkiindeydi. Buradaki misâfirlik, üç gün, üç gece sürdü. Yalnız değildi. Arkadaşı, peygamberlerden sonra kâinâtın en üstün cevherlisi olan Hazret-i Ebû Bekir idi. Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, O’nunla mağarada üç gün arkadaşlık yapma şeref, izzet ve fazîletine ermişti. Üçüncüleri Allâh olan «ikinin ikincisi» olmuştu. Varlık Nûru, bu azîz arkadaşına:

«Mahzûn olma; Allâh bizimledir!..»[53]

buyurmakla, aynı zamanda Allâh ile beraberliğin keyfiyetini telkîn ediyordu. Bu, gönüllerin Allâh’a açılarak itmi’nâna ermesi için, gizli zikir tâlîminin başlangıcıydı.

Yâni Sevr Mağarası, kulu, sonsuz sırların iklîminde Allâh’a kavuşturacak temel kalbî eğitimin başlangıç mekânı ve bu ilâhî yolculuğun ilk merhalesi olmuştur.

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in nur menbaı olan kalb âlemindeki esrârı ümmetine fâş etmesi, ilk defa Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ile bu mağarada başlamış, ucu kıyâmete kadar devâm edecek Altın Silsile’nin ilk halkası oluşmuştur. Daha sonra bu ulvî hikmet ve esrar denizinin bir limanı da Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- olmuştur.

Îman, gücünü Peygamber Efendimiz’e muhabbetten almıştır. Çünkü bütün bu ulvî yolculukların temel vesîlesi, Allâh’a ve Rasûlü’ne olan muhabbettir. Zîrâ Cenâb-ı Hak, kendisine ve hakîkate varabilmenin yegâne yolunun, O’na muhabbet ile tâbî olmaktan geçtiğini beyan buyurmuştur. Çünkü sevginin şartı ve aşkın temel kâidesi; sevilen kişiye duyulan muhabbet ve aşktan dolayı o kişinin sevdiği her şeyi de sevmektir. Allâh Teâlâ’ya muhabbet de, en başta O’nun Habîb’ine muhabbetten geçer. Böylece ta­sav­vuf, Efen­di­miz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın mü­bâ­rek ha­ya­tıy­la zâ­hi­ren ve bâtınen bü­tün­le­şe­rek, en­gin bir ilâhî mu­hab­bet­le kay­naş­mak demektir.

Di­ğer bir ifâ­dey­le de ta­sav­vuf, aşk ile birleşen îman, vecd ile îfâ edilen ibâdet ve davranış güzellikleridir.

Bu sebeple tasavvuf, Âdem -aley­his­se­lâm-’a «rûh üfü­rül­me­si»yle baş­la­yan yü­ce bir nasî­bin, Âhir­za­man Ne­bî­si’nde­ki ke­mâl te­zâ­hü­rün­den, mu­hab­bet do­lu kalb­le­re ak­se­den feyz şebnem­le­ridir.

Haz­ret-i Pey­gam­ber -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in ah­lâ­kı ve ya­şa­mış ol­du­ğu rû­hâ­nî ha­ya­tı; sa­hâ­be, tâ­bi­în ve te­be-i tâ­bi­în ta­ra­fın­dan ör­nek alın­mış, bu ha­ya­tın zâ­hir ve bâ­tın, gö­rü­nen ve gö­rün­me­yen, îzâh edi­len ve edi­le­me­yen ne­tî­ce­le­ri, bir ev­vel­ki ne­sil­den bir son­ra­ki nes­le ak­ta­rıl­mış­tır. An­cak bu şe­kil­de devâm eden mâ­ne­vî ha­yat, bü­tün üm­me­te şâ­mil olup, hu­sû­sî bir züm­re­ye mah­sus de­ğil­dir.

Ancak, bu mânevî nasîbin çok husûsî olan yüksek dereceleri de vardır ki o, insanlar içinde istîdatlı olanlar arasında devâm eder. Bunu anlamak için şu gerçeğe dikkat etmek lâzımdır. Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın dünyâ âleminde îfâ ettiği vazifeler dört grup teşkil eder:

1. İlâ­hî vah­yi al­mak. Ra­sûl-i Ek­rem Efen­di­miz, Al­lâh Te­âlâ’nın, ek­se­ri­yet­le Ceb­râ­il -aley­his­se­lâm- vâ­sı­ta­sıy­la gön­der­di­ği ilâ­hî ke­lâ­mı­na maz­har ol­muş­tur. Ce­nâb-ı Hakk’ın di­le­yip lut­fet­me­siy­le vâ­kî olan bu vah­ye mu­hâ­tab ol­ma key­fi­ye­ti, Pey­gam­ber Efen­di­miz -sal­lâl­lâ­hu aley­hi ve sel­lem-’in dâr-ı be­kâ­ya ir­ti­hâ­liy­le ni­hâ­ye­te er­miş­tir.

2. Kur’ân-ı Ke­rîm’le nâ­zil olan ah­kâm ve ha­kî­kat­le­ri şerh ve îzah et­mek. Ra­sû­lul­lâh’ın bu il­mî sa­lâ­hi­ye­ti (oto­ri­te­si) müc­te­hid­ler ta­ra­fın­dan de­vâm et­ti­ril­miş­tir.

3. Dî­nin emir ve ne­hiy­le­ri­ni mü­es­se­se ve ni­zam hâ­lin­de tat­bîk eden ve can­lı tu­tan idâ­rî oto­ri­te­ye sâ­hip ol­mak. Bu da ha­lîfe­ler (ulü’l-emr) ta­ra­fın­dan dev­ra­lı­nıp de­vâm et­ti­ril­miş­tir.

4.

Ruhlarda ta­sar­ruf et­mek sû­re­tiy­le in­san­la­rın iç âle­mi­ni tez­ki­ye ve terbiye etmek. Bu da Hazret-i Ebû Bekir Sıddîk ve Hazret-i Ali ile başlayıp devâm eden ve kıyâmete kadar devâm edecek olan tasavvuf erbâbına âittir.

Tasavvuf, takvâ yolundan yürüyerek İslâm’ın hedeflediği Cenâb-ı Hak ile beraberlik, O’nunla dost olabilme ve «vuslat»a varabilme gayretidir. Tasavvuf, herkesin mânevî kâbiliyet ve gayreti nisbetinde kişiyi mânevî kemâlâta nâil eyler. Onu lâyıkıyla yaşayabilenler ise, müstesnâ mânevî tecellîlerden nasîb alarak Hak dostu olurlar.

Hak dost­la­rı­nın, nâ­il ol­duk­la­rı rû­hâ­nî te­cel­lî­le­re gö­re yap­tık­la­rı sa­yı­sız ta­sav­vuf tâ­rif­le­rin­den bir­ka­çı şöy­le­dir:

Ta­sav­vuf, gü­zel ah­lâk ve edep­tir.

Ta­sav­vuf, nefs tez­ki­ye­si ve kalb tas­fi­ye­si­dir.

Ta­sav­vuf, sul­hü ol­ma­yan mâ­ne­vî bir cenk­tir. Yâni, bir ömür boyu, nefsin ten plânındaki arzularını bertarâf etmeye çalışmaktır.

Ta­sav­vuf ih­lâs­tır.

Ta­sav­vuf is­ti­kâ­met­tir.

Ta­sav­vuf, rı­zâ ve tes­lî­mi­yet­tir.

Hâsılı ta­sav­vuf, takvâ ölçüleriyle, mad­dî-mâ­ne­vî günah kir­lerin­den arı­nıp, gü­zel ah­lâk ve va­sıf­la­rı ka­za­na­rak, dî­ni, rûhâniyetine uy­gun bir key­fi­yet­te ya­şa­ya­bil­me gay­re­ti­dir.

Tasavvuf, sırf ak­lın çöz­me­ye kâ­fî gel­me­di­ği mad­dî ve­ya mânevî ha­di­se­ler­de­ki hikmet ve sır­rî oluş­ları ku­şa­tı­cı bir gö­rüş ol­gun­lu­ğu­na ulaş­mak­tır. Gön­lün duygulandığı son­suz rû­hâ­nî haz­la­rın önün­de âde­ta bir ayak ba­ğı olan nefs en­ge­li­ni aşa­bil­me­ye ça­lış­mak­tır. Rû­hun, hap­se­dil­miş ol­du­ğu be­de­nin süflî te­mâ­yül­le­rini aşması ve bü­tün hâ­di­se­le­rin özün­de­ki hikmet ve ha­kî­kat­le­ri, âri­fâ­ne bir üs­lûb ile gönül penceresinden seyretmesidir.”

Mehmed Kemâl, rehbere minnetle bakarak:

“–Size çok teşekkür ederiz. Bize tasavvuf gibi engin bir deryâyı çok güzel hulâsa ettiniz. Şimdi de arabamızın yönünü, Buhara’dan Semerkand taraflarına doğru çevirebilir miyiz? Oralarda da büyük zâtların bulunduğunu duymuştuk!..” dedi.

Rehber:

“–Hay, hay…” dedi ve ekledi:

“–Burada İsmâil Buhârî Hazretleri’nin kabri vardır. O, «Sahih-i Buhârî» diye bilinen, Peygamber Efendimiz’in en sahih hadîs-i şerîflerini derlediği eseriyle Kur’ân-ı Kerîm’den sonraki en büyük ve en sağlam dînî kaynağı vücûda getirmiştir.”

Daha sonra da hep beraber Semerkand’a gittiler. Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın oğlu ile İbn-i Abbas -radıyallâhu anhümâ-’nın kardeşinin kabirlerini ziyâret ettiler.

Ahmed Kemâl:

“–Onlar, 1400 küsur sene evvel, Medîne’den yola çıkıp o günün ibtidâî şartlarında 6000 km. yol kat etmişler; Orta Asya’ya yerleşmişler. İslâm dînini tebliğ uğruna, hayatlarının sonuna kadar burada kalmayı tercih etmişler. Bu ne büyük bir aşktır yâ Rabbi!..” dedi.

Rehber ilâve etti:

“–Cenâb-ı Hak da onların bu ihlâs ve gayretlerine ne büyük bir bereket ihsân eylemiş ki, bu beldelerden nice büyük âlimler ve ârifler zuhûr etmiş. Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri, Hoca Ahmed-i Yesevî Hazretleri, İmam Buhârî Hazretleri, Abdülhâlık Gucdevânî Hazretleri ve emsâlleri gibi Hak dostları, bu coğrafyanın rûhânî yapısını dokudukları gibi himmet ve irşadlarını Anadolu’ya kadar tevzî etmişlerdir.

Yâni bir grup sahâbînin ihlâsı neticesinde bu topraklarda iki büyük inkişaf yaşandı. Biri zâhirde, diğeri de bâtında. İlim dünyâsının en büyük zirveleri de buradan çıktı. İrfan âleminin zirveleri de birer güneş misâli buradan doğdu ve bütün dünyâyı, hak ve hakîkat bilgisi ile aydınlatıp nûra gark etti.

Demek ki, Cenâb-ı Hak; ihlâsa, takvâya, fedâkârlığa, emr-i bi’l-mârûfa bambaşka bereketler ve rahmetler bahşediyor. Onun içindir ki sahâbe-i kirâm, buralara gelirken hiç yorulmadı, yâni bezginlik göstermedi. Bir ömür fedâkârlık ve ihlâs ile îman ve aşk heyecanını, feyz ü bereket içerisinde insanlığa tevzî ettiler. Aslında tasavvuf da, işte bu feyz ve bereketin tahsîlinden ibârettir.

Bu tahsilin ilk muallimleri, vazifelerini aşkla yaptıkları için hiç unutulmayacak büyük mânevî şahsiyetler olmuşlardır. Onlar buralara gelirken; kabrimiz, adımlarımızı ulaştırabildiğimiz son nokta olsun, düşüncesiyle gelmişlerdi. Gâyeleri, canlarıyla ve mallarıyla gayret ederek cennet ve cemâlullâha nâil olmaktı. Bunun için de kalıcı oldular, ebedîleştiler. Mâzînin derinliklerinde kaybolup, bir varmış bir yokmuş, denilen fânîlerden olmadılar. Ömürleri bitmedi. Ecel, onların yollarını kesmedi. Öyle ki, onların yolundan giden Hak dostları da mâzî olmadılar. Onlar gibi ebedîleştiler…”

Mehmed Kemâl:

“–Evet, biz de onların himmet ve hizmetlerinin devâmı olarak Anadolu topraklarında rûhânî bir hayatla yeşerdik. Allâh’a şükürler olsun ki, dünyâ gözüyle bu toprakları da görme imkânına kavuştuk. Âdeta doğduğumuz ana vatanımıza geldik. Şimdi müsâadeniz olursa, Türkiye’ye geri dönmek istiyoruz. Yolumuzu aydınlatan, bizi karanlıkların içinden çekip çıkaran Yûnus Dedemizi çok özledik.” dedi.

Ahmed Kemâl de hayıflanarak:

“–Hayatımızın ilk devresinde zevk u safâ sürdüğümüzü, dünyânın bütün nîmet ve güzelliklerinden kâm aldığımızı sanırdık. Meğer sefâlet içinde yaşamışız. Sefâletimizi, saâdet zannetmişiz, ne yazık!.. Asıl zevk, huzur ve saâdete ne kadar yakınmışız da haberimiz yokmuş!.. Cenâb-ı Hak, bizlere ne büyük nîmetler ihsân etti, şükründen âciziz!..” dedi.

Kemâller, şükran duyguları içinde, rehberleriyle vedâlaşarak İstanbul’a giden ilk uçağa bindiler. Uçakta geçmişlerini, sarhoşluk ve derbederliklerini uzun uzun düşündüler. Tam mahvolup gitmenin eşiğine gelmişken, âdeta bir can kurtaran simidi gibi Hüdâyî kapısıyla tanıştıkları ilk günü ve ardından Yûnus Dede ile yaşadıklarını hatırladılar. İçlerinden:

“–Hey Allâh’ım, nereden nereye!..” diyerek şükür duyguları içinde tefekküre daldılar.

İşte şimdi hac ibâdetlerini de îfâ etmişler, bilerek veya bilmeyerek işlemiş oldukları hatâlarının hepsinden Allâh’a sığınmış, gözyaşları içerisinde tevbe etmişlerdi. Makbul ve mebrûr bir haccın bereketiyle kendilerini, sanki analarından yeni doğmuş gibi tertemiz hissediyorlardı.

Cenâb-ı Hak, önlerine bir vesîle çıkarmış, o mübârek toprakların ardından birçok Hak dostunun kabr-i şerîflerini de ziyâret etmişlerdi. Bu ziyâretler de onların ruh dünyâlarına ayrı bir zindelik getirmişti.

Kemâller, uçaktan iner inmez Yûnus Dede’nin yanına koştular. Büyük bir heyecanla ellerine sarıldılar; gözyaşları içinde öptüler, öptüler… Üzerlerindeki himmet ve gayretleri sebebiyle kendisine duydukları muhabbet, şükran ve minneti ifâde ettiler. Yolculuk esnâsında başlarından geçenleri bir bir anlatmaya başladılar. Onlar anlattıkça Yûnus Dede’nin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor; gözleri nurdan bir avize gibi parlıyordu.

Yûnus Dede, kalb gözüyle onların hâlini murâkabe etmişti. Kemâller susunca, başını kaldırdı, onların gözlerinin içine bakarak yumuşak ve âhenkli bir ses tonu ile konuşmaya başladı:

“–Evlâtlarım, yaşadığınız bu tecellîler, sizin kalbinizin temizliği ve fıtratınızın sağlamlığındandır. Niceleri vardır ki, akşam-sabah mübârek ezânın dâvetini duydukları hâlde, sapıklıktan ve kalblerinin derbederliğinden kurtulamazlar. Hâlbuki niceleri de çan sesleri arasında hidâyetle şereflenirler. Benim, sizin hakkınızdaki duâm, Allâh’ın sizi bir «gönül eri ve hizmet insanı» kılmasıdır. Rabbimiz, ayağınız sürçtüğünde, sizi nasıl düştüğünüz yerden kaldırmış ve yoluna hidâyet etmişse, bundan sonra siz de bu yolda insanlara hizmeti gâye edininiz!.. Bir insanın hidâyete kavuşmasına vesîle olmanın, üzerine güneşin doğup battığı her şeye sâhip olmaktan daha hayırlı olduğunu unutmayın. Allâh, elinizden ve dilinizden nice hayırlı hizmetler nasip buyursun!.. Milletimizin mânevî kaderinde sizlere bereketli nasipler ihsân eylesin.”

Tekrar birbirlerine sarıldılar. Kucaklaştılar. Ahmed Kemâl, kardeşinin de duygularına tercüman olarak:

“–Güzel Dedemiz, nurlu Dedemiz!.. Siz ne derseniz, nereye gönderirseniz emrinize âmâdeyiz. Nefes alıp verdiğimiz müddetçe, bu aşk ve muhabbet dâvâsının gönüllü hizmetçileri olmaya namzediz. Duâ ve himmetlerinizi üstümüzden eksik etmeyiniz!..” dedi.

Yûnus Dede, onların bu aşk ve teslîmiyeti karşısında duygulandı, memnûniyetinden gözleri yaşardı. Gönlü, bu hizmet içinde yaşamış olduğu birtakım hâdiselerin hâtırasıyla çalkalandı ve şöyle dedi:

“_Allâh dostları, gökyüzündeki güneş gibidir. Onlar, gönül dünyâmıza ışık göndermeye hep devâm ederler. Bakınız, bir Mevlânâ Hazretleri, yedi yüz küsur yıl evvel yazdığı Mesnevî’siyle bugün Amerika’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan birçok çorak gönlü hidâyet ışıklarıyla aydınlatmaya devâm ediyor. Sanki Mesnevî, yedi asır evvelinden günümüz insanlığına gönderilen bir hidâyet ve huzur mektubudur.

Bizim, çatısı altında bulunarak maddî ve mânevî nîmetleriyle perverde olduğumuz Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de böyle bir Hak dostudur. O da, yaşadığı zamandaki kadar bugün de Kemâller gibi asrın sefâlet bataklıklarında boğulmak üzere bulunan pek çok kimseye şefkat ve merhamet kucağı olmaya devâm etmektedir. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın velî kullarına lutfettiği bir mânevî tasarruftur. Bizler, Cenâb-ı Hakk’ın o büyük zâta lutfettiği mânevî tasarrufun icrâsına memur bir vâsıtadan ibâretiz. Bizde tecellî eden feyz ve câzibe, o menbâya âittir.

Bendeniz, takrîben otuz seneden beri o büyük velînin eşiğine yüz sürmekte olmanın bereketiyle nelere şâhid olmadım ki! Buraya ilk intisâbım sırasında bu Kemâller gibi tekkenin bodrum katında yaşayan bir Abdülkâdir Efendi vardı. O da gençliğini kötü yollarda tüketmiş bir kimseydi. Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri bu durumda olan bâzılarını Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği bâzı sebep ve vesîlelerle kendine çeker, rûhâniyet ikliminde onları yeni bir hüviyete büründürür…”

Sözün burasında sohbeti başından beri dinlemekte olan Abdülhâdî atılarak:

“_Çok doğru söylüyorsunuz Yûnus Dedem. Ben de eroin krizine yakalandığım zaman, nereye gideceğimi bilmez bir durumda idim. Sanki görünmeyen bir câzibe, beni Hüdâyî Hazretleri’nin civârına çekti ve kendimi, öldürecek dozda bir şırınga yapmak için başka bir yerde değil de, orada bir yüz numara kabininde buldum.” dedi.

Yûnus Dede:

“_Evlâdım! Sen gelmedin, seni getirdiler. Böyle büyük insanlar, ölmekle sadece dünyâ değiştirirler. Tasarruflarına Cenâb-ı Hakk’ın lutfettiği mânevî bir câzibe ile devâm ederler.

Benim anlatmak istediğim Abdülkâdir Efendi de, dergâhımıza böyle gelmiş olduğunu söylerdi. Zîrâ ağır derecede sarhoşmuş. Kendisine bir istikâmet tâyin edecek irâdesi ve aklî melekeleri çoktan zaafa uğramış bulunuyormuş. Onun kurtuluş hikâyesini size anlatsam uzun gider. Fakat bir iki menkıbesini söylersem, onun nereden nereye geldiğini anlarsınız.” dedi ve sonra, artık âhirete intikal etmiş olan merhum Abdülkâdir Efendi hakkında birkaç hâtırasını şöyle nakletti:

“_Bir gün kendisine:

«_Nasılsın Abdülkâdir Efendi?» diye sordum. Cevâben:

«_Hocam, ne kadar çile varsa hepsini yaşadım. Girip çıkmadığım hiçbir çirkef kalmadı. Şimdi ise Hüdâyî kapısında o kadar mesudum ki, saâdetin aslını tattım. Senelerce ne yazık ki sefâletimi saâdet zannetmişim.» dedi.

Yine bir gün, öğle vakti kendisine rastladım. Elinde yemek tabağı ile Hüdâyî yemekhânesinden, ikâmet ettiği Hüdâyî Câmii’nin bodrum katına iniyordu. Kendisine, yemeği niçin yemekhânede yemeyip câminin bodrumuna götürdüğünü sordum:

«_Artık çok şükür pazartesi perşembe oruçlarına devâm ediyorum. Bu bir kap yemeği de iftarlık olarak götürüyorum.» cevâbını verdi.

Bir başka zaman da kendisine:

«_Artık yakında Huzur Yurdu’na taşınacaksınız. Orada sıcak odanız, rahat yatağınız olacak. Bir de bodrumdaki haşerattan kurtulacaksınız.» dedim.

O ise müstağnî bir tavırla:

«_Yok.» dedi. «_Ben hâlimden memnûnun. Ben buradaki rûhânî havayla gıdâlanıyorum. Ayrıca bodrumdaki yılan ve akreplerle de artık dost oldum.» dedi.

Bir gün umreye gidiyordum. Uçak lebâleb dolu idi. Yanlışlıkla fazla bilet kesildiğinden, yolcu fazlası vardı. Abdülkâdir Efendi de orada sâkince ayakta duruyor, hakkındaki zuhûrâtı bekliyordu. Derken hostes geldi ve onu fiyatı normalden çok daha pahalı olan «first class» denilen lüks kısma yerleştirdi… O manzara da şüphesiz onun niyet temizliğine ve samîmiyetine mukâbil, Rabbimizin bu tevbekâr kuluna lutfettiği bir ikrâmıydı.

Yine bir gün onunla Ravza-i Mutahhara’da iftar sofrasında karşılaştım. Kendisine:

«_Nerede kalıyorsunuz?» diye sordum.

O ise mütebessim bir çehreyle:

«_Ben kimin misâfiriyim? Dünyâ üzerinde Ravza’dan güzel bir barınak var mı?» karşılığını verdi.

Abdülkâdir Efendi’yi, bizim Kemâller’in kendilerine yeni bir hizmet kapısı göstermem husûsundaki talepleri sebebiyle hatırladım. Ona da vaktiyle demiştim ki:

«_Abdülkâdir Efendi! Sen artık Allâh’ın lutfuyla kendini kurtardın. Fakat İslâmiyet egoizm dîni değildir. Artık sâhip olduğun bu olgunluğu başkalarına da taşımalısın. Sana, böyle bir hizmet için yola çıkıp geldiğin bataklıkta çırpınmakta olan insanları bularak onlara yardımcı olmanı teklif ediyorum.»

O da ilerleyen yaşına rağmen bu teklifi canla başla kabul edip hazırlıklarını tamamlamış, fakat yola çıkacağı gece, can emânetini sâhibine tevdî etmişti. Ertesi gün Karacaahmed Mezarlığı’nda selvilerin altına defnedilmişti.

O, hükmen şehiddir. Çünkü Allâh yolunda hizmete niyetlenmiş, fakat ömrünün kifâyet etmemesi sebebiyle bu arzusunu gerçekleştiremeden Rabbine dönmüştü.

Şimdi onun yapamadığı hizmete başkalarının tâlip olduğunu görüyorum. Buna nasıl engel olabilirim. Kemâller, ben teklif etmeden böyle bir hizmete kendileri tâlip oldular. Şu anda komünizmin pençesinden yeni kurtulmuş bulunan Arnavutluk, İslâmî hizmetlere ihtiyaç itibâriyle dehşetli bir mahrûmiyet içinde bulunmaktadır. İnsanlar, İslâm’ın hakîkatlerine karşı günlerce aç ve susuz kalmış bir insan gibi büyük bir iştihâ içinde bulunmakta, fakat bunu tatmin vâsıtalarından mahrum durumdadırlar. Onlarla asırlarca beraber yaşamış ve İslâm düşmanlarına karşı birlikte omuz omuza harbetmiş olduğumuz düşünülürse, muhtaç oldukları bu yardım, herkesten önce bizim bir vefâ borcumuzdur. Bu bakımdan siz Kemâl kardeşleri bu talebinizden dolayı oraya göndermek isterim.”

Kemâller:

“_Hay hay aziz Dedemiz! Siz emrediniz! Dünyânın öbür ucuna bile gideriz.” karşılığını verdiler.

Yûnus Dede birkaç gün boyunca onlara Arnavutluk’ta ne yolda hizmet edeceklerine dâir gerekli nasihatleri yaptıktan sonra kendilerini bir otobüse bindirdi. Otobüs kalkarken:

“_Bakınız evlâtlarım!” dedi. “_Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-:

«Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.» buyurmuştur.

[54]

Şu anda niyetiniz sebebiyle kazanmaya başladınız. Bu gâyeyle giderken yolda vefât etseniz bile, Allâh katında şehîd kabûl olunursunuz. Şehîdlik, peygamberlikten sonra insanların yükselebileceği en yüce mertebedir.

Orada karşılaşacağınız güçlüklerden yılmayınız. Ecdâdınız asırlarca evvel o toprakları fethetmişlerdi. Zamanımızdaki en büyük fetih de, hakîkat üzerine binâ edilmiş hikmetli sözler ve numûne davranışlarla İslâm fazîletlerini sergilemek ve böylece gönüller kazanabilmektir. Sizler bir gönül fütûhâtının erlerisiniz. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede; «…Sizler, bütün insanlar üzerine (Allâh’ın) şâhitleri olasınız…»[55] buyuruyor.”

Kemâller son olarak:

“_Kıymetli Dedemiz! Biz komünizmin harâb ettiği gönülleri nasıl irşâd edeceğiz?” diye sordular. Yûnus Dede de:

“_Allâh sizin ihlâsınıza göre fütûhat halk eder. Muhtaç olduğunuz insanı, ihlâslı gayretlerinizle kendiniz doğuracaksınız. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bütün bir câhiliye toplumunun hidâyeti için her türlü çileyi ihlâs ile göze alarak tek başına yola çıkmıştı.

İnsanları irşâd için İslâm’da en ehemmiyetli vâsıtalardan biri, sohbettir. Sohbet ve irşâdınızı ne kadar ibâdet vecdi içinde îfâ ederseniz, o kadar netice alırsınız. Sohbette kalbinizin vecd ve istiğrak hâli çok ehemmiyetlidir. Zîrâ sohbetlerde muhâtaba âdeta mânevî bir reçete yazılır. Sohbetlerdeki feyz ve rûhâniyet tecellîleri de, sohbet ettiğiniz cemaatin kalbî alâkasına göre hâsıl olur.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu vâsıtayı kullanmak bereketiyle sahâbe topluluğunu meydana getirmiştir. Cenâb-ı Hak, sizin sözlerinize de tesir bereketi ihsân eylesin.” dedi.

Yûnus Dede ve Kemâller tekrar kucaklaşıp gözyaşlarıyla birbirlerinden ayrıldılar.

Yûnus Dede, Kemâllerin otobüsleri gözden kayboluncaya kadar nemli gözlerle onları uğurladı. Ellerini semâya doğru şükürle açarken Cenâb-ı Hakk’ın bu hidâyet tecellîsi karşısında dilinden şu cümleler döküldü:

“–Yâ Rabbî, senin Hâdî (hidâyete eriştiren) sıfatın ne kadar güzel ve tatlı imiş! Dün süflî arzuların girdabında nefislerine râm olmuş bulunan bu iki insan, bugün melekleri bile imrendirecek iki sâlih kul oldular. Lutfuna nihâyetsiz şükür!.. Meğer hidâyet, kullarına bahşettiğin ne muazzam bir nasip imiş! Bir zamanların iki ayyaşı, bugünün gözleri yaşlı, gönülleri Sen’in muhabbetinle dolu iki samîmî Hak âşığı hâline geldi. Hiçbirimizi hidâyetten ayırma Allâh’ım! Bu nîmetten mahrum olan herkese merhamet et, hidâyetini ihsân eyle!..”

Yûnus Dede, ellerini, bu niyazlar ile ıslanan yüzüne sürüp duâsını bitirdikten sonra etrâfındakilere döndü, uzun uzun baktı. Sonra mehtâbı andıran bakışlarını, ötelere dikerek tâne tâne konuştu:

“–Kıymetli gönüldaşlar! Hem şâhit olduğunuz hidâyet tecellîlerine şükrediniz, hem de etrâfınıza bir daha bakınız; daha nice sarhoş Ahmed Kemâl ve Mehmed Kemâller var! Hepsi de bizimkiler gibi hidâyet kıvılcımıyla birer güneş ve ay gibi parlayacağı ânı bekliyor! Her gün dikkatle bakınız ve görünüz; çocuk yuvalarında ya da sokaklarda nice kimsesiz garipler, yalnız ve muhtaç gönüller, kendilerini şefkat ve merhametle kucaklayıp hakîkat bahçesinde gül eyleyecek mâhir bahçıvanları bekliyor!

O hâlde kim böyle yüce vazifelere tâlip olur ve bu fânî dünyâ iklimindeki dikenleri, âhiret gülü hâline getirmeye vesîle olursa, bilsin ki bu, her şeyden önce bizzat kendisi için en büyük sonsuzluk serveti ve ebedî kurtuluş vesîlesi demektir.

Cenâb-ı Hak’tan cümlemizi, hayırlara anahtar, şerlere kilit kılmasını temennî ve niyâz ederim sevgili evlâtlarım!..”

Diğer taraftan Kemâller, aslında kalan ömürlerini Yûnus Dede’nin dizi dibinde geçirmeye meyyâldiler. Fakat Allâh yolunda hizmet imkânı var iken burada kalmanın bir nevî egoistlik olduğunu düşündüler ve üzerlerindeki nîmetin bir şükür borcu olarak muhakkak başkalarına faydalı olmaları lâzım geldiğini kabûl ettiler.

Gittikleri yer, vaktiyle hapishânede karşılaştıkları dertli insanlar gibi ruhlarını komünizmin yara bere içinde bıraktığı dertli insanlarla doluydu. Onlara götürecekleri tesellî ve kurtuluş imkânlarıyla bütün bu dertlilerin dertlerine devâ olacaklarını düşünüyor ve bunun heyecânıyla bir an önce Arnavutluk’a ulaşmak istiyorlardı.

Abdülkâdir Efendi, böyle bir hizmetin hazırlığını îfâ etmişken, gideceği yolda bir adım dahî atamadan niyet safhasında Azrâil’le karşılaşmış ve yolculuğu cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabir kapısına doğrulmuştu.

Kemâllerse, yola çıkmış, Arnavutluk’a ulaşmış, fakat gidecekleri şehre varmadan bir trafik kazâsında can emânetlerini Rablerine teslîm etmişlerdi. Bu haberi alan Yûnus Dede: “Az çalışıp çok kazandılar.” dedi ve ekledi:

“_Allâh’ın dâvâsı hiç kimseye muhtaç değildir. O, dâvâsını gâlip getirmek için dilediğini meyhânelerden çeker çıkarır, böyle hizmet aşkıyla yanan sâlih gönüller hâline getirir. Dilediğini de daha niyet safhasında kendisine râm eder. Fakat o kullarının hâlis niyetleri sebebiyle de arzu edip yapamadıklarını başkalarına yaptırır, onları da yapmış gibi mükâfatlandırır.

Ey yüce Rabbim! İçinde bulunduğumuz mânevî mevsimi Sen’in yolunda hizmetin sonsuz bereketleriyle doldur! Ömrümüzü Sen’in yolunda ve Sen’in rızâna muvâfık sâlih amellerle ziynetlendir! Hepimizi sâlihler zümresine ilhâk eyle! Cennet ve cemâlinle müşerref kıl! Bizi ebedî âlemde bütün sevdiklerimizle beraber haşreyle!..”

Âmîn!..

_ SON _