İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Hizmet, Nasipli İnsanın Ayağına Gelir

Kemâller, beraatle netîcelenen mahkemeden çıkar çıkmaz, Azîz Mahmûd Hüdâyî Dergâhı’nın yolunu tuttular. Dergâha vardıklarında, sohbet için toplanmış bulunan eski dostlarına kavuştular. Tanıdıklarıyla sarmaş dolaş olduktan sonra, orada namaz sonrası sohbetine devâm etmek üzere hazır bulunan Yûnus Dede’nin elini öpüp kısaca yaşadıkları mâcerâyı naklettiler.

Yûnus Dede, Kemâllerin hapishâne faâliyetlerini dinledikten sonra, o günkü sohbetini bu mevzûya hasretme lüzûmunu hissetti ve dedi ki:

“_Evlâtlarım! Sûret ve şekil itibâriyle insan olmak, bir mârifet değildir. O, ilâhî bir ikrâm olarak herkese lutfedilmiştir. Asıl insanlık, «sîret» ile, yâni hâl, davranış, duygu ve düşünceler, kısacası gönül âlemi itibâriyle «insan» olabilmektir. Âdemoğlunu eşref-i mahlûkât, yâni yaratılanların en üstünü kılan, kendisindeki ilâhî lutfu verimli bir şekilde kullanarak, duygu ve düşünceler, hâl ve tavırlar itibâriyle mükemmelliğe, yâni olgunluğa ulaşmaktır. Bu imtihan âlemine gönderilişimizin ana maksadı ve gâyesi budur.

Yaşadığımız hayatı bir imtihan âlemi kılan bu keyfiyet sebebiyledir ki âhiret, ebedî bir saâdet veya felâket âlemi olarak karşımıza çıkacaktır.

Kendindeki ilâhî nîmetleri, verimli kullanma ve mükemmelliğe ulaşma yolundaki ilk şart, Rabbine vicdanları tatmin edecek samîmiyet ve hikmetli bir gerekçe ile inanmaktır. Bu inanç, mükemmelliğe ulaştığı nisbette, hâl ve davranışlara akseder.

Bu ölçüyle baktığınızda toplumumuzun büyük bir îman buhrânı içinde olduğu müşâhede edilmektedir. Bu îman buhrânının amellerdeki tezâhürü, her gün gazetelerde okuyageldiğiniz cinâyetler, eşkıyâlıklar, hırsızlıklar, ahlâksızlıklar ve saymakla bitmez fâciâlardır. Gerçek bir mü’min, bunlara aslâ lâkayd kalamaz. Çünkü îmânı kemâle eren kişide merhamet ve muhabbet duyguları inkişâf eder. Bu da, mahrumlara, zayıflara, muhtaçlara, şefkatli bir sûrette yaklaşmayı ve onları bütün menfîliklerden arındırma gayreti içinde olmayı gerektirir. Toplumumuzda yüz yılı aşkın bir zamandan beri gitgide şiddetlenerek had safhaya ulaşan bu îman buhrânının kurbanlarına acımak ve hattâ yalnız acımakla yetinmeyerek onlara yardımda bulunmak, îmânî ve vicdânî bir borçtur.

Arkadaşlarımız Kemâller, hapishânede çeşitli suç işleyen insanlarla karşılaşmış, onların bu suçlara sürüklenişlerindeki sebepleri dinlemiş ve imkân nisbetinde kendilerine telâfî ve kurtuluş yolları göstermeye çalışmışlar. Hem bu hayra nâiliyetlerinden hem de uğradıkları iftirâ sebebiyle isyân etmek yerine Hakk’a tevekkül ederek rızâ hâlinde sabrettiklerinden dolayı onları tebrîk ediyorum.

Hapishâneler, öyle mekânlardır ki, târih boyunca oralardan kimler gelip geçmemiştir!.. Allâh’ın sevgili peygamberi Yûsuf -aleyhisselâm- âşikâr bir iftirâ sebebiyle, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- hırsızlık ithâmı ile, mezhebimizin kurucusu İmâm-ı Âzam Hazretleri dünyâ nîmetleriyle dolu Bağdat kadılığını, baştaki idârecilerin yanlış karar ve icraatlerine âlet olmama kaygısından dolayı reddetmesi sebebiyle, Ahmed bin Hanbel «Kur’ân mahlûk değildir.» ifâdesinden ötürü zindanlara dûçâr olmuşlardır. Bu zirve şahsiyetler gibi birçok ulemâ, sulehâ ve mazlumlar, bu çile mekânlarından geçirilmişlerdir. Yâni bu mekânlar, bir taraftan cânîlerin mekânı olduğu için alçalırken, çoğu kere de Hakk’a yakın kulların mekânı olduğundan yücelmiştir.

İnsanlar, güçleri kuvvetleri yerinde, işleri yolunda iken nefislerine râm olma ihtimâlleri ziyâdeleşir. Bu yüzden Hak söze kulak kabartmaları ve gönül vermeleri, hastahâne, yetimhâne ve hapishânelerdeki muzdariplere ve kalbleri hassaslaşmış gariplere nazaran, daha zayıf bir ihtimâl dâhilindedir. Hâlbuki hastalık ve kimsesizlik, nefsi âciz düşürdüğünden, suçluluk da -ekseriyâ- bir pişmanlığa yol açtığından, böylelerinin gönül âlemleri çoğunlukla telkîne daha müsâittir. Bu demektir ki, hak ve hakîkatin en verimli tebliğ imkânı, hastahâne, yetimhâne ve hapishâneler gibi insanların mahkûmiyet, mahrûmiyet ve acziyete mübtelâ oldukları mekânlarda mevcuttur. Bu iki kardeşimizin Hak rızası için oradaki gayretleri de bunu ispat etmektedir.

Onların anlattıklarından benim hissettiğim şudur ki, eğer bu suçlulara kendilerini suça iten sebeplere râm olmamak husûsunda ciddî bir telkin ve yardım yapılmış olsaydı, onlar bu acıklı hâle dûçâr olmazlardı.

Cinâyet işlemekten nefsini koruyamayan birçok kimse, aslında bir meziyet olan cesâreti yanlış yerde ve yanlış şekilde kullanma netîcesinde böyle bir suça sürüklenmiştir. Fakat onu yerinde kullanma dirâyetini elde edememiş olmasından dolayı bir cana kıymış, bu sebeple aynı zamanda kendi ebedî hayatını mahvetmiş bulunduğundan habersizdir. Hakîkatte o, mağdur ve mazlum hâle düşürdüğü insandan daha büyük bir kayıba sürüklenmiş olduğu hâlde, bunun idrâkinden mahrumdur. Böyle kimselerin kalb âlemleri ve irâdeleri, evvelden, güzel bir sûrette hayra ve fazîlete yönlendirilmiş olsaydı, sâhip oldukları cesâreti hak yolunda kullanmalarından dolayı -tıpkı din, vatan ve nâmus müdâfaasında şehîd olan yiğitler gibi- başlarına bir cefâ gelse de bundan mânen kazançlı çıkarlardı.

Demek oluyor ki asıl iş, kalbi Hak katında makbul olan bir kıvâma ulaştırmaktır. O, rızâ-yı ilâhîyi kazanma istikâmetine yönlendirilir ve bu yöneliş, davranışlara akseder de bu davranışlar sebebiyle hapis gibi, hakârete uğramak gibi bir sıkıntıya mâruz kalırlarsa, o dahî kendileri için bir rahmet vesîlesi olurdu.

Bir işçiyi düşününüz. Bir fabrikada herhangi bir makinenin başında çalışırken bir kazâ netîcesi parmağı kopsa, patronu:

«_Sen bunu kendin yaptın, bana ne! Netîcesine katlan!» demez. Kendisine çalıştığı için, o işçinin mâruz kaldığı iş kaybını telâfîye medâr olacak bir tazminat ödemeyi vicdânî bir borç bilir. İşçinin bunu kendi kendine kasten yaptığını iddiâ etmez ve böyle bir duruma ihtimâl vermez.

Suçlu da aynen o iş kazâsı yapan işçi gibidir. O da, muktedir olabilseydi, işlediği suça sürüklenmekten kendini koruyabilirdi. Bu aczi sebebiyle ona merhametle yaklaşmak lâzım gelir.

Diğer taraftan cesaret, Allâh yolunda kullanılırken önceden hesap edilemeyen birtakım sıkıntılara mâruz bırakabilir. Ancak bu durumda Cenâb-ı Hak, merhametlilerin en merhametlisi sıfatıyla tecellî eder ve kulun kalbindeki doğru niyet ile istikâmete bakarak nice mânevî mükâfatlar ihsân eder. Dünyevî bir zararı, uhrevî bir kazanca dönüştürür. Böyle olunca, hâlis niyet ve istikâmet sâhibi kimselere, yaşadıkları güçlük ve sıkıntıların hiçbirinden dolayı zarar yok demektir. O hâlde Allâh’ın rızâsına uygun niyetlere sarılmak ve irâdeyi Hakk’a râm etmek, her zaman için en kârlı yoldur. Aksi takdirde ebedî kurtuluş, mümkün değildir.

Bu düşünceyle söylemek istiyorum ki, bu kardeşlerimiz de sefâlet batağındaki eski arkadaşlarını kurtarmak maksadıyla o batakhâneye gitmiş ve orada bir sû-i zanna mâruz kalarak takrîben on beş gün kadar «Medrese-i Yûsufiyye» denilen hapishânede çile doldurmuşlardır. Niyetleri sebebiyle Allâh Teâlâ onların çektikleri eziyeti hiç şüphesiz ziyâdesiyle mükâfatlandıracaktır.

Buradan şu netîceyi çıkarınız ki, biraz önce de söylediğimiz gibi Allâh yolunda yürüyen samîmî bir mü’minin hiçbir sûretle zarara uğraması mümkün değildir. Çünkü gâyesi Allâh Teâlâ’nın rızâsını kazanmak olan bir adamın kârı da kârdır, arkadaşlarımızın misâlinde olduğu gibi dünyâ plânındaki zararı da âhiret açısından kârdır.

Ben arkadaşlarımızın anlattıkları hapishâne manzaraları içinde kumarbazların durumuna bir kere daha dikkatinizi çekmek isterim ki, zaman içinde bu iptilâ, tabiî hâle gelerek insanın îmânına zarar vermeye başlar. Nitekim bugün toplumumuzda kumar, neredeyse meşrûlaştırılmış ve akla durgunluk verecek şekil ve sûretlerde icrâ edilir hâle gelmiştir. Birtakım kumar çeşitleri âdeta bir eğlence ve oyalanma sûretinde icrâ edilmeye başlamış, bu habis illetin mânevî ağırlığı çoğunlukla hafif görülmüştür. Bu yüzden kumar sebebiyle meydana gelen maddî ve dünyevî zarara ilâveten, belki çok daha büyük mânevî felâket ve mahrûmiyetler oluşmuş ve maalesef bu kayıplar, toplumun pek çok kesimini kuşatacak şekilde yaygınlaşmıştır.

Günümüzde kumar çeşitleri, âdeta çocuklara kadar intikâl etmiş bir eğlence durumuna gelmiştir. Birçok insan, bunun da kumar ve netîcesi bakımından mutlak bir haram olduğunu düşünmeksizin, akşam-sabah bu çirkin davranışı tekrar edip durmaktadır.

Kumar oyunlarının icrâsındaki kolaylık ve kontrolündeki zaafiyet sebebiyle çocuklara kadar intikâl etmiş olması, ayrı bir ehemmiyeti hâizdir. Çünkü erken yaşlarda kumara ve onun neticesinde de kolay kazanmaya meyleden ve böyle kötü bir alışkanlık ile şartlanan insanlar, hayata atıldıklarında, tuttukları her yolda zahmetsiz kazanma ve çabuk yükselme çâreleri aramakta, bunu elde edemediklerinde ise huzursuzluk ve bedbinliğe sürüklendikleri gibi arzularına erişebilmek için başvurdukları yolun meşrû olup olmadığını da umursamaz bir hâle gelmektedirler. Bu sûretle şartlanan bir genç, hayata atıldığında ticâret yapıyorsa sür’atle zengin olmanın, siyâsete atılmışsa aynı şekilde mesâfe kat etmenin, üniversiteye intisâb etmişse en kısa yoldan bütün pâyeleri elde etmenin çâresine bakmakta ve bu çârelerin meşrû olup olmadığı yolundaki hassâsiyetini kaybederek çeşitli günahlara sürüklenmektedir.

Elhâsıl, toplumumuzun içinde kıvrandığı îman buhrânının bugün en acı ve helâk edici meyvelerinin başında «kumar illeti» geliyor. O derecede ki, âdeta meşrûlaştırılmak istenmekte ve bu da, amel bozukluğundan öteye îmâna zarar veren bir hadde ulaşmış bulunmaktadır.

Aman sizi göreyim evlâtlarım! Bu dehşetli ictimâî hastalıkla mücâdele edin. Lâkin bu mücâdelede tesirli olabilmek için, muhâtabınızın nefsini tahrîk etmeden, yumuşak ve hikmetli sözlerle nasihatte bulunun. Zîrâ bu üslûb, Allâh’ın bize bir emridir. Mâlûmunuz olduğu üzere Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de:

«(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et!…»[31] buyurmaktadır.”

Yûnus Dede bu sûretle sözlerini bitirdikten sonra Kemâlleri yanına çağırdı ve topluluk huzûrunda onlara şu iltifatta bulundu:

“_Evlâtlarım! Bâzıları tasavvuf yolundaki seyr-i sülûklerini böyle çilelerle tamamlarlar. Siz de bu kısa hapis hayatınızda, sabrederek, hakkı teblîğ ederek, büyük bir teslîmiyet ve rızâ hâli içinde yaşayarak -inşâallâh- seyr-i sülûkünüzde, yâni tasavvuf yolundaki ilerlemenizde daha çabuk mesâfe katettiniz…”

Yûnus Dede, muhtemelen daha başka şeyler de söyleyecekti. Lâkin bu iltifattan başı dönen Ahmed Kemâl atılarak:

“_Güzel bir iş becerdik değil mi efendim!” deyince, Yûnus Dede, onun seyr-i sülûkünü tamamlayabilmek için biraz daha çileye ihtiyâcı olduğunu düşündü. Çünkü bunun alâmeti, medh ü senâdan nefsânî bir lezzet duymaktır. Ahmed Kemâl’in sözlerinden bu kokuyu alan Yûnus Dede:

“_Evet!..” dedi. “_Fakat şimdi sizi, daha büyük bir iş bekliyor. Bundan böyle nöbetleşe, bu dergâhın yüz numaralarında bekçilik edeceksiniz ve orasını kendi öz eviniz gibi tertemiz tutacaksınız.

Bu, nefs terbiyesinde mühim bir merhaledir. Nitekim dergâhında bulunduğumuz Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri de vaktiyle bu vazifeye memur edilmişti. Onun gibi allâme-yi cihân, zâhir ve bâtında yüksek merhaleler kat etmiş olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de zâhirî ilmin zirvesinde iken buna benzer bir temizlik vazifesine tâyin edilmişti.”

Kemâller, kendilerine bu vazifenin verilmesiyle nefislerinin biraz daha ıslâha muhtaç olduğunu anladılar ve kemâl-i edeple hocalarının elini öpüp teşekkür ettiler.

Ertesi sabah, Ahmed Kemâl ve Mehmed Kemâl, dergâhın yüz numarasında vazifeye başlamış bulunuyorlardı. Bu işi nöbetleşe yapmaya memur edildikleri hâlde, onlar sabahtan akşama kadar bunu birlikte yapmaya koyuldular. Çünkü nöbeti olmayanın gidecek yeri yoktu. Nöbetleşmeyi namaz ve yemek saatlerine hasrettiler. Yüz numaraya her girip çıkandan sonra etrâfı, kemâl-i edep ve tevâzû ile temizliyorlardı.

Bu şekilde aylar geçti. Bayram-seyran demediler, vazifelerini dikkat ve titizlikle îfâ ettiler. Yüz numaraya gelmek için merdivenleri tırmanan bir ihtiyar veya özürlü birini gördüler mi yardımına koştular.

Bir gün def-’i hâcet için yüz numaraya girdiğini sandıkları bir gencin, aradan bir hayli zaman geçtiği hâlde çıkmadığını fark edip bir yoklama yaptılar. Kapıya birkaç defa vurdukları hâlde içerden ses gelmeyince, endişelenerek kapıyı açtılar. Kapıyı açtıklarında gördükleri manzara karşısında dehşete kapıldılar:

Yirmi yaşlarında bir genç, bir lastikle kolunun damarlarını boğduktan sonra kendisine enjektörle eroin şırınga ederken dozu fazla kaçırmış olacak ki, ölü gibi yere serilmiş bir vaziyetteydi.

Dokundular, genç adam kımıldamadı. Gözleri kapalı idi. Kalbini yokladılar, nabzına baktılar; genç, yaşıyordu.

Heyecan ve telâş içinde bu genci câmi-i şerîfin altında ikâmet ettikleri bodruma taşıdılar. Yatağın üzerine uzattılar. Ahmed Kemâl, çocuğun yüzünü gözünü suyla silerken, Mehmed Kemâl bu durumu Yûnus Dede’ye haber verdi.

Yûnus Dede, hemen bir tanıdığını Hüdâyî Tekkesi’nin yakınındaki kliniğe koşturdu ve doktorlara durumu haber verdi. Bir doktor gelip delikanlıya tıbbî müdâhalede bulundu ve:

“_Böyle yatsın, merak etmeyin birkaç saat sonra kendine gelir.” diyerek ayrıldı.

Kemâllerden biri, abdesthânedeki vazifesinin başına döndü. Diğeri ise hastanın başında nöbet tutmaya başladı. Bir iki saat sonra hasta hafifçe gözlerini açtı.

“_Burası neresi, beni buraya niye getirdiniz?” diye sordu.

Mehmed Kemâl müşfik bir sesle:

“_Korkma oğlum! Burası emin bir yer. Artık emin ellerdesin. Senin adın ne?” dedi.

Delikanlı, kısık bir sesle:

“_Abdülhâdî.” dedi.

Mehmed Kemâl, bu ismi duyunca gencin başını okşadı ve:

“_Ah oğlum! Hem Abdülhâdî adını taşıyorsun hem de uyuşturucu bataklığına sürüklenmişsin. Bizim Yûnus Dedemiz; «İsim müsemmâyı çeker!» buyurur. Bu nasıl iştir? Hâdî, Allâh’ın hidâyet bahşeden sıfatı. Sen de O’nun kulusun. İnşâallâh, şu ismin hürmetine yüce Rabbimiz sana hidâyet yolunu açar.” dedi.

Sonra ona bu ismi veren ana-babanın dindar olması lâzım geldiğini düşündü ve dindar bir âilenin evlâdının böyle kötü yollara nasıl sürüklendiğini merâk etti. Hâlbuki kendisi de iyi bir âilenin çocuğu olduğu hâlde, vaktiyle aynı bataklığa sürüklenmişti. Bunu düşünmeden:

“_Güzel çocuk!.. Nasıl oldu da bu pisliğe bulaştın?” diye sordu.

Delikanlı, isteksiz ve donuk bakışlarla bir müddet Mehmed Kemâl’in yüzüne baktıktan sonra başını hafifçe duvardan tarafa dönerek gözlerini kapadı ve tekrar derin bir uykuya daldı.

Mehmed Kemâl:

“_İnşâallâh, senin de kurtuluş saatin geldi ki, bu zehri almak için başka yere gitmek varken, Hüdâyî Câmii’nin helâsına geldin.” dedi ve sonra:

“_Biz de nasipli insanlar olmalıyız ki, daha dün Hak yolunu bulduk, bugün her yerde karşımıza yardıma muhtaç insanlar çıkıyor. Demek ki hizmet, nasipli insanların böyle ayağına gelirmiş.” diye mırıldandı.