İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Dizginlenemeyen Hırs, İnsanı Felâkete Götürür

Mehmed Kemâl’in veciz duâsından sonra sahur yemeği yenildi. Sahur yemeğinin nihâyeti, imsak denilen yeme-içme yasağının başlamasıdır ki, o zamandan itibâren en az on beş-yirmi dakika beklemedikçe sabah namazı kılmak câiz değildir. Kemâller, namaz vaktinin gelmesi için beklenmesi gereken bu zamanı boş geçirmek istemediler ve koğuştaki nasihatlerine devâm etmek istediler.

Bu koğuş, evvelce de söylemiş olduğumuz üzere “karantina” denilen ve cezâevine ilk girenlerin muvakkaten barındırıldığı koğuştu. Bundan dolayı orada her nevî suç işleyen kimse mevcuttu. Burası tıka basa dolduktan sonra tutuklular suç türlerine göre diğer koğuşlara dağıtılarak burası boşaltılırdı. Bu sebeple bir tutuklunun karantinada ikâmeti bir hafta, âzamî on gün sürerdi.

Kemâllerin buraya düştüğü gün, gardiyanların akşam saat beşte her gün tekrarlanan bir sayımı vardı ki, o günün akşamı maznunların sayısının 178 kişi olduğu görülmüştü. Hâlbuki koğuşun yatakhâne olarak kullanılan ikinci katında 48 tâne ranza vardı. Bunların da yarısında hiç yatak mevcut değildi.

Koğuş boşaltılıp yeniden dolmaya başladığında, ilk gelenler, zâten ince bir minder gibi olan yataklardan kendi altlarına ikişer, üçer tâne koyduklarından, ranzaların çoğu yataksız kalırdı. O gün de durum aynıydı. Bir kere altına iki-üç tâne yatak almış bulunan tutuklu, diğer ranzalar dolunca, aldığı fazladan yatağı yerine koymaz; esrar, eroin veya bıçak, tabanca gibi yasak şeyleri aramak maksadıyla yukarıya çıkan gardiyanlar bu durumla meşgûl olmaz, tutuklularla münâkaşaya girmemek için bu haksızlığı düzeltmezlerdi.

Kemâllerin nasihatlerini dinleyenler içinden kıdemli olan bir-iki kişi, altındaki fazla yatağı onlara ikrâm etmek istedi. Bunu gören Ahmed Kemâl, ayaküstü, mahkûmlara son bir nasihat daha yaptı ve:

“_Bakın arkadaşlar!” dedi. “_48 ranzası olan bir koğuşta 178 tutuklu barınmaktadır. Hâlbuki tutukluları bir an evvel suç nevîlerine göre diğer koğuşlara yerleştirip burasını rahatlatmak îcâb ederdi. Bunun mânâsı şudur: Maalesef buraya düşen insana hiçbir değer verilmemektedir. Hele o insan, suç işlemiş bir kimse ise bu tavır daha da fecî bir hâl almaktadır. Normal olan, burada tutuklu sayısı 48’e yükseldiği anda buraya yeni tutuklu kabûl etmeden önce burayı boşaltmak olduğu hâlde, idâre bu duruma lâkayd kalmakta ve şu 100’den fazla insanın, yerde, taş üstünde yatmasına aldırış etmemektedir. Bu, hapishâne idâresinin yanlış bir uygulamasıdır. Öyle değil mi?”

Tutuklular hep bir ağızdan:

“_Evet, öyle! İdârenin gözünde bizim çöp kadar bir kıymetimiz yok! Zâten insanların çoğu hapishâneden sıhhatini kaybetmiş olarak çıkar da buna hiç aldırış eden olmaz!” dediler.

Mehmed Kemâl:

“_Pek doğru söylediniz arkadaşlar. Durum aynen sizin ifâde ettiğiniz gibidir. Bunu isâbetle söylüyorsunuz da, şu 100’den ziyâde insanın beton üzerinde sabahladığını gördüğünüz hâlde, bâzılarınızın karyolalarındaki iki-üç yatak neyin nesidir? Bu durumun, idârenin tenkit ettiğimiz haksız tutumundan farkı ne?! Demek ki bunu yapan arkadaşlar da bu hapishânede idâreci olsalar, şu şikâyet ettiğimiz zulmün aynısını icrâ edecekler.

Başkalarından beklediğimiz doğru hareketi önce biz, kendimiz gerçekleştirmeliyiz. Hadi bakalım! Karyolasına fazla yatak almış olanlar, bu fazlaları diğer ranzalara dağıtsınlar. Önce biz kendimiz, adâlet ve hakkâniyete riâyet etmeliyiz ki, başkalarından da bunu beklemeye hakkımız olsun!” dedi.

Bunu duyan tutukluların her biri, denileni îtirazsız yerine getirdi. Biraz sonra, ranzaların tahta zeminleri üzerinde, âdî bir minder kadar ince de olsa, birer yatak serilmiş bulunuyordu.

Kemâllerin saatlerdir devâm eden nasihatleri fayda vermiş ve tutuklular egoist temâyüllerine karşı, küçük de olsa iyi bir harekete muvaffak olmuşlardı. Bunu gören Kemâller, tutuklulara şu istikâmetlendirici nasihati yaptılar:

“_Bakınız, şu yaptığınız hareket, bir hatâdan dönme ve egoistlikten diğergâmlığa, yâni başka insanları da düşünmeye dâir, küçük bir harekettir. Bu, hayatınızda bir başlangıç olsun. Bugüne kadar tâkib ettiğiniz hayat çizgisinden bu sûretle başlamış olan yön değişikliğini devâm ettirerek ve çektiğiniz çilelerden ders alarak kendinizi ıslah için girdiğiniz bu yolda her gün yeni bir adım atmalısınız. Şu hapishâne şartlarında bile karşınıza iyilik edebileceğiniz biri çıkarsa, onu kendiniz için bir şans bilip sevap kazanmaya iştahlı olmalısınız.

Unutmayınız, bir kimsenin bir başkasına ettiği iyilik, -tâbir câizse- Cenâb-ı Allâh’ı âdeta kendisine borçlandırması gibidir. O yüce Mevlâ, bir başka kulunun gönlünü, diğer bir zamanda o kişiye iyilik etmek meyliyle donatarak bu borcu öder.

Kötülük ise bunun aksidir. O da, -tâbir câizse- Cenâb-ı Hakk’ı o kötülüğü yapana karşı âdeta alacaklı hâle getirir. Bunun için bir başka zaman ve mekânda, diğer bir kulu vâsıtasıyla sizden o alacağını alır. Demek oluyor ki, uzun vâdede iyilik de, kötülük de belli bir zaman sonra sâhibine rucû eder.

Uykuya geçmeden evvel, size son bir tavsiyede daha bulunayım:

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

«Uyku, ölümün kardeşidir.»[22]

buyurmuştur.

Bunun sebebi şudur: Bir insanda iki rûh vardır. Bunlardan birine «rûh-i sultânî» diğerine ise «rûh-i hayvânî» denilir. İnsanoğlu uyku hâline girdiğinde rûh-i sultânî bedeni terk edip âdeta seyahate çıkar. Fakat rûh-i hayvânî dâimâ bedende kalır.

Rûh-i sultânî, bir insanın düşünme ve hissetme gibi yüksek melekelerine ve mânevî faâliyetlerine âmil olduğu hâlde, rûh-i hayvânî, organların çalışmasını sağlar. Bundan dolayıdır ki, uyuyan bir adamda düşünme ve hissetme gibi melekeler kaybolduğu hâlde, organların faâliyeti devâm eder.

Kişi sabahleyin gözünü açtığı anda rûh-i sultânî bedene döner. Bu hakîkat sebebiyle uyku, ölümün kardeşidir, yâni ona benzer. Demek ki, insanoğlu aslında başkalarının cenâzesinde bulunmaktan daha yakînî bir sûrette kendi uykusundan ölümün hakîkatine kalben intikâl edebilmelidir.

Ceddimiz olan Hazret-i Âdem’e Cenâb-ı Hak rûhundan üfürüp ona hayat bahşettiğinde Âdem -aleyhisselâm- gözlerini açmış ve «el-hamdü lillâh» demiştir. Bu sebepledir ki ilk beşerî söz «el-hamdü lillâh»tır. Bu sözle hem Yaratıcı’yı ikrar ve hem de O’nun nîmetlerine hamd etmek gerçekleşir.

Bundan dolayıdır ki size tavsiye ediyoruz: Sabahleyin yataktan kalktığınız anda gözlerinizi açınca ilk olarak; «el-hamdü lillâh!..» deyiniz ve arkasından evvelce söylediğimiz vechile duâ ediniz.

Bu, her yirmi dört saatte bir, hayata Allâh ile başlamak demektir. Dünyevî bir faâliyet olarak ilk hareketin Allâh’ın hatırlanması ve O’na hamd edilmesi demektir.

Akşam da, yine biraz evvel anlattığımız gibi bir günlük hayatı duâ ile bitiriniz. Fakat bu duâdan önce hayatınızı -âdeta kendinizin dışına çıkarak- hayat kasetinizi seyreder gibi gözünüzün önüne getirip yanlışlarınız için O’ndan af dileyiniz. Allâh Teâlâ, hiç kimse için tevbe kapısını -o, Azrâîl’i karşısında görünceye kadar- kapatmaz.

Diğer taraftan şunu da unutmayınız ki, Allâh Teâlâ, hiçbir günahkâr kulundan vazgeçmez. Nasıl ki bir babanın âsî bir evlâdı, isyânı sebebiyle babasına nisbeti zâil olmayıp evlât olma vasfında bâkî ise, günahkâr kul da bunun gibidir. Böyle olduğu şununla da sâbittir ki, Cenâb-ı Hak, günahkâr bir kulunun günâhının söylenmesini «gıybet» nâmıyla ağır günahlardan biri olarak îlân etmiştir. Üstelik din kardeşini küçümseyerek alay edene Kur’ân-ı Kerîm’de:

«Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!»[23] buyurmuştur.

Bir kulun söz edilen günâhı küçük günahlardan bile olsa, onun başkaları tarafından açığa çıkartılması ve ifâde edilmesi «gıybet» nâmıyla büyük bir günah olmaktadır.

Şöyle düşününüz: Bir baba, evlâtlarından birini ağır bir kusurundan dolayı evinden kovsa, onu bir akrabâsı himâye etse, baba, o akrabâya da kızar. Lâkin Allâh Teâlâ Hazretleri’nin merhameti gadabına gâlip ve ondan çok aşkın olduğu için, o günahkâra muâmelesi bunun aksinedir.

Öte yandan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-; «Hesâba çekilmeden evvel nefsinizi hesâba çekiniz.»[24] buyurmuştur. Sizler de belli bir zaman sonra bir hâkim tarafından hesâba çekileceksiniz. Bu durum, âhiretteki mahkeme-i kübrânın dehşeti yanında bir hiç olduğu hâlde, akşam-sabah onun endişesini taşır ve kurtuluş çâreleri ararsınız. İşte bunun gibi Allâh’a vereceğiniz hesâbı düşünerek, onun muhâsebesini yaparak rûhunuzda, işlediğiniz kusurdan doğan nedâmeti artırınız ki, bu çileli hapis hayatından gereken mânevî istifâdeyi sağlayabilmiş olasınız.”

Kemâller, kendilerine sorulan birçok suâli cevaplandırırken, bu arada vaktin nasıl geçtiğinin farkına varmamışlardı. Dinleyenlerden birisi namaz vaktinin geldiğini hatırlatınca:

“_Haydi bakalım, şimdi namaz zamanı… Namaz kılmayacak olanlara Allâh rahatlık versin!..” dediler.

Kemâller ertesi gün, daha ertesi gün, hâsılı bir haftaya yakın bir zaman, tutukluların her biriyle ayrı ayrı meşgûl olarak, bir hastaya reçete yazan doktor gibi onlara gereken nasihatleri yaptılar.

Bir gün sabah kahvaltısından sonra, yine böyle bir tutukluyla konuşuyorlardı ki, âniden koğuşun kapısı gardiyanlar tarafından açıldı. Baş gardiyanın elinde bir liste vardı. Yüksek sesle okumaya başladı. Önce hırsızları çağırdı. Karantina koğuşundaki tutuklular, suç nevîlerine göre âit oldukları koğuşlara dağıtılacaktı. Kemâller de kendilerine isnâd edilen suç, kumar olduğundan, kumarbazların koğuşuna nakledildiler.

Kumarbazların koğuşu, bu cezâevinin en kalabalık koğuşuydu. Burada çoğu asalak meşrep, yânî çalışmadan başkalarının sırtından geçinmeye meyyâl insanlar toplanmıştı. Kemâller üç-beş gün kumarbazların hikâyelerini dinlediler. Bunların içinde neler yoktu neler… Ne servetini kumarda bitirmiş zengin çocukları, ne kumar yüzünden âilesi dağılmış, çoluk-çocuğu perişan olmuş insanlar…

Cezâevleri bir nevî hastahâne mâhiyetindedir. Organik hastalıkların teşhis ve teşhîr edildiği yer, bildiğimiz hastahâneler olduğu gibi; mânevî hastalıkların sergilendiği yer de hapishânelerdir.

Kemâller, bu hastahâneye bir mâneviyat doktoru gibi girmiş bulunuyorlardı. Birçok kumarbaz dinlediler. Onların, nefislerini ıslâh etmeleri için günlerce bıkıp usanmadan konuştular. Hitâb ettikleri kişiler, hapishâneye düşmeden evvel bu sözleri dinleseler, edilen nasihatler kendilerine tuzsuz ekmek gibi yavan ve mânâsız geleceği hâlde, burada dertli ve muzdarip olduklarından, çölde günlerce aç ve susuz seyahat ettikten sonra bir vahaya kavuşan kimselerin arzu ve iştihâsı ile Kemâlleri dinlediler.

Kemâller, kumarın kötülüklerini anlattıktan sonra insanları bu kahredici illete mübtelâ kılan sebepleri kısaca şöyle hulâsa ettiler:

1. İnsan doğru yola da, eğri yola da bir arkadaş ile gider. Bir kimse sevmediği bir kimseden vâkî olan bir teklîfi, o teklif iyi bir şey olsa bile kolay kolay kabûl etmediği hâlde, sevdiğinin teklifine gözü kapalı râm olur. Bundan dolayıdır ki, arkadaş seçimine dikkat etmek lâzımdır. İnsanı kötü yollara ekseriyâ arkadaşını yanlış seçmek sevk eder.

Kemâller bu gerçeği uzun uzun anlattıktan sonra kumarbazlara diyorlardı ki:

“_İnşâallâh buradan kurtulacaksınız. Dışarı çıktığınızda çevrenizi yenileyiniz. Eski arkadaşlarınızla düşüp kalktığınız takdirde, kumar illet ve zilletinden kurtulamazsınız.”

2. Kumara sürüklenmenin belli başlı sebeplerinden biri de insanın, meşakkate mâruz kalmaktan ve hayatı kısıtlı imkânlarla çileli bir şekilde yaşamaktan kurtulma arzusudur. Maddî imkânları az olan kimselerin kumara sürüklenmesindeki asıl sebep budur.

Kemâller, kumar illetine bu sebepten dûçâr olanlara da şöyle diyorlardı:

“_Hayat, bütünü ile elem veya bütünüyle huzur ve saâdet değildir. O, cetvelle çizilmiş dümdüz bir çizgi gibi devâm etmez. İnişi-çıkışı vardır. Bir kimsenin insanlık cevheri ıztıraplar sâyesinde olgunlaşır. Her arzusu yerine gelen bir adam, insanlık cevheri bakımından ham kalmaya mahkûmdur. Hayatı olduğu gibi kabûl etmeye, onun ağırlıklarına râzı olmaya ve onu daha iyi bir hâle getirmek için çalışmaya gayret etmek gerekir. Ayrıca irâde dışı zuhûr eden güçlüklerin hikmetine dikkat ederek onlardan olgunlaşma istikâmetinde istifâde etmeye çalışılmalıdır.

Firavun, -rivâyete göre- dört yüz sene yaşamış, hayatında başı veya dişi bile hiç ağrımamıştır. Bu, ona rahmet değildir. Çünkü zamanla nefsi azmış ve kendini insanlara tanrı olarak îlân etmiştir.

Hayatta aczi ve çâresizliği yaşamayan insan, hayatın gerçeğine ve insanlık cevherinin kıymetine vâkıf olamaz. O hâlde, hayatı meşakkatsiz ve rahat yaşayayım diye kolay bir kazanç vâsıtası görerek kumara meyletmek, kendi özüne, yâni insanlık cevherine ihânet etmektir.

Bu yola meyli önlemek için de en büyük müessir, îman ve onun insan idrâkindeki tabiî bir netîcesi olan Allâh ve âhiret korkusudur. Siz cemiyetimizin umûmî perişanlığından bu yolda nasip almış ve bir fâciâya sürüklenmekten kendinizi kurtaramamışsınız. Lâkin insanların düzelme ve kendini olgunlaştırmalarının hiçbir imkânı olmasaydı, lügatlerde «terbiye» diye bir kelime olmazdı. Öyleyse ne türlü bir musîbete mâruz kalmış olursanız olunuz, hayatınızın bundan sonrasını insanlık haysiyetine yakışır şekilde yaşamanın çârelerini arayınız.

Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de: «Her güçlüğün yanında bir kolaylık vardır; muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır.»[25]

buyurmaktadır.

Siz de içine yuvarlandığınız kumar batağından çıkış için mutlakâ bir çâre olduğunu düşünerek, irâdenizi o yolda kullanmaya çalışmalısınız. Rabbimiz bir başka âyet-i kerîmede de:

«…Kim Allâh’tan korkarsa, Allâh ona bir çıkış yolu ihsân eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir…»[26] buyurmuştur.

İlk olarak bir sâlih kul bulup onunla dost olmaya çalışınız. Zîrâ hâller sirâyet edicidir. Kişi, dostluk kurduğu şahsın kaderinden pay alır, onun hâl ve tavırlarının izlerini taşır. Belki sizler de dostluk kurduğunuz sâlih insanlardan, kanaatkârlığı öğrenirsiniz. Kanaatini kaybeden insan, ebedî bir doyumsuzluğa mahkûm olur. Bu sebepledir ki, Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

«Kanaat tükenmez bir hazînedir.»[27] buyurmuştur.

Allâh’ın nîmetleri size -hâşâ- O’nun bir borcu değildir. O’nun bir lutfudur. Az verdi diye kendinize sıkıntı yapıp onu beleşten başkalarının sırtından çoğaltmaya kalkacağınıza, âhirette verecek hesâbınızın az olacağını düşünerek bu durumdan memnun bile olmalısınız. Çünkü Cenâb-ı Hak, kime ne kadar nîmet ihsân etmişse, ondan kendisini o derece mes’ûl tutacaktır.”

3. Kumarbazların bir kısmını da, aslında zengin oldukları hâlde daha fazla zengin olma hırsı bu yola sevk etmektedir.

Kemâller, bu sebeple kumar batağına düşmüş olanları da şöyle îkaz ediyorlardı:

“_Hırsın her çeşidi insanı helâke götürür. Nefs, azgın bir at gibidir. Onu terbiye edip dizginlemedikçe selâmete ulaşılamaz. Nefsânî iştihâlarına gem vurmasını bilmeyenler, başkalarının kendisi hakkında, «şöyle zenginmiş, böyle zenginmiş» demelerinden bir lezzet duyanlar, benlik çukuruna düşmüş zavallılardır. Böyleleri, kolaylıkla daha zengin olmak için kumar yoluna saparlar.

Demek oluyor ki bütün günahlardan ve bu arada kumar illetinden korunabilmek için birinci şart, bu harâmın âdeta rûhun kanseri ve insanın gönül âleminin intihârı mesâbesinde olduğunu idrâk etmektir. Ondan kurtuluşun yegâne çâresi, nefsi terbiye sanatıdır. Dînin bütün emirleri ve yasakları, bunu temin etmek içindir.

Bir mezarlığa gitseniz ve size verilmiş mânevî bir salâhiyetle bütün ölüleri mezardan kaldırabilseniz, sonra da onlara:

«_Dünyâda hayatını zengin olarak yaşamış olanlar ellerini kaldırsınlar!» diye seslenseniz, herhâlde ancak onda biri ellerini kaldırır. Sonra devâm edip sorsanız:

«_Siz, dünyâ hayatını zengin olarak yaşamış olanlar! Dünyâdaki zenginliğinizden dolayı şu âhiret âleminde memnûn ve mes’ûd olanlarınız ellerini kaldırsın!» deseniz, her hâlde o onda birin de belki çok azı ellerini kaldırabilir. Çünkü âhiret, dünyâda sâhip olunan nîmetlerin hesâbını verme yeridir. Bunun en müşkili ise zenginlerin hesâbıdır.

Helâlin hesâbı, harâmın azâbı vardır. Helâl yoldan kazanılmayan bir mal, Allâh’ın râzı olduğu hudutlar dâhilinde sarf edilmeyen nîmetler, nefs ve şeytanın insanı aldatmak için süslü ve güzel gösterdiği dünyâlıklar, âhirette sâhibine bir baş belâsı olmaktan başka neye yarar?

Rabbimiz Kur’ân-ı Kerîm’inde:

«Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin, fakat şeytanın peşine düşmeyin; zîrâ şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır.»[28] buyurmaktadır.

Yarınki konağımızın iki metrelik bir mezar olacağını, oraya eliboş gideceğimizi, orada bize yalnızca îmânımızın ve sâlih amellerimizin fayda vereceğini hatırımızdan çıkarmamalıyız.

Mevlânâ Hazretleri’nin buyurduğu gibi:

«Dünyâ hayatı bir rüyâdan ibârettir. Dünyâda servet sâhibi olmak, rüyâda defîne bulmaya benzer. Dünyâ malı, nesilden nesile aktarılarak dünyâda kalır.»

İnsanlar, sadece mekânda ileri ve geri gidebildikleri hâlde, peygamberler, Allâh’ın lutfu ile zamanda da ileri ve geri gidebilirler. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, âhiret âleminden, onu görmüş ve yaşamış gibi pek çok beyanda bulunmuştur. Nitekim, böyle bir tecellîye mazhar olduğu Mîrâc gecesindeki bir müşâhedesini Rasûl-i Ekrem Efendimiz şöyle ifâde buyurmuştur:

«Cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenler ekseriyâ fakirler idi. Zenginler de (hesap vermek için)

mahpus idiler. Bunlardan cehennemlik olanların ise ateşe atılmaları emredilmişti…»[29]

Büyüklerimizden bir kıssa dinlemiştik:

Rivâyete göre mahşer günü bir kimsenin hasenâtı ve seyyiâtı tartılmış, bir tek hasenesi, yâni sevâbı çıkmış. Gerisi hep seyyiât, yâni günahlardan ibâret imiş. Aslında mü’min olan bu adam, günahları için cehenneme gönderilmiş. Giderken yolda dünyâda arkadaşlık etmiş olduğu bir kimseye rastlamış. Ona demiş ki:

«_Yâhu senin bu yolda ne işin var? Senin amellerin düzgündü. Beni bile îkaz edip dururdun. Hadi ben cehenneme gidiyorum, sen niye bu yoldasın?»

Arkadaşı cevap vermiş:

«_Benim hasenâtım ve seyyiâtım tartıldı. Seyyieler bir tânecik fazla geldi. Bir seyyie miktârı yanmamak için onu anamdan-babamdan istedim alamadım, evlâdımdan istedim, alamadım. Her kime başvurdumsa hepsinin kendi hesâbı açık olduğundan, bana bir hasene vermediler. Bu yüzden bir seyyie miktârı yanmak için cehenneme gidiyorum.» deyince, arkadaşı:

«_İşe bak, benim de bir tek hasenem var. Bâri onu da sana vereyim de kendini kurtar.» demiş.

Cenâb-ı Hak bu günahkâr kulunun şu hareketinden ziyâdesiyle râzı olup buyurmuş:

«_Ey kulum! Sen ki sâhip olduğun bir tek haseneyi dostuna verebildin; senin de bütün seyyiâtını mahvettim, hasenâta çevirdim, onunla birlikte sen de cennete gir!»[30]

İşte bu hakîkatler bizlere rehber olmalıdır. İnsanların kumar yoluyla parasını alarak onların çoluk-çocuklarıyla birlikte perişan olmalarına sebep olacağınıza, dertli bir Allâh kulunu bulup elinizdeki imkânlarla onların yarasına merhem olmaya çalışmalısınız.

Bakınız, küçük bir iyilik, devâsâ günah yüküyle bir adamın bütün o yükten kurtulmasına sebep olmuş bulunmaktadır. Allâh size para vermiş, onunla hayır işleyeceğinize kumar oynayarak hem Allâh’a âsî oluyor hem de kendinizi veya kumar oynadığınız kimseleri çoluk-çocuğuyla birlikte perişan ediyorsunuz. Bu, üzerinizdeki nîmetin kadrini bilmek midir? Allâh o serveti hayır yapasınız diye size emâneten vermiştir. Zenginlik âhirete gitmez. Âhirete ancak sâlih ameller gider. Sizin kolay kazanç hırsıyla kumar illetine bulaşmanız, işte başınıza bu hapis belâsının gelmesine sebep oldu. Zîrâ dizginlenemeyen hırs, sâhibini felâkete sürükler.

Kemâller, günlerce kumarbazlar koğuşunda böyle nasîhatte bulundular. Bir gün sabahleyin koğuşun âniden açılan kapısında yine gardiyanlar belirdi. Bu defâ mahkemeye gidecek olanlar çağrılıyordu.

Kemâller de beraber yakalandıkları kumarbaz arkadaşlarıyla birlikte bir kapalı cezâevi arabasına bindirilip Adliye’ye götürüldüler. Yakalandıkları yerde kumar oynamak maksadıyla bulunmadıkları yolundaki beyanları, diğer suçlular tarafından da kat’î bir lisanla te’yîd edilince, dâvâ beraatle netîcelendi ve serbest bırakıldılar.