Bitip Tükenmek Bilmeyen Dertler
Sohbet koyulaştıkça etraftaki insanların birer ikişer Kemâllerin masasına yaklaştıkları görülüyordu.
Hemen hepsi de dertli olan bu insanlar, çölde günlerce susuz kalmış bir seyyahın, bir vahaya ulaşmasındaki heyecanına benzer bir heyecan duyuyor ve dertlerini anlatıp bir tesellîye nâil olmak için birbirlerinin önüne geçmeye çalışıyorlardı. Mehmed Kemâl, bu kargaşayı önlemek için:
“–Bir dakika arkadaşlar! Biriniz konuşurken diğerleri lütfen sussun! Burada vaktimiz çok. Biz, isteyen herkesi dinlemeye âmâdeyiz. Biz, şu âna kadar bu hapishâneye yanlışlıkla ve âdeta bir kazâ eseri düştüğümüzü sanıyorduk. Şimdi anlamaktayız ki Allâh Teâlâ bizi, sizin gibi dertli insanların yanına vazifeli olarak göndermiştir.
Esâsen, her oluş kader îcâbıdır. Kaderin zuhûru, yâni kazâ hâline gelmesi de hikmetsiz değildir ve olamaz.
Biz, aslında size sunmaya çalıştığımız bu tatlı ve faydalı fikirlerin dünyâsında çok yeniyiz. Dağarcığımızda henüz sizlerin derdine kifâyet edecek derecede merhem ve devâ yok. Bununla beraber biz, Yûnus Dedemizin feyizli sohbetlerinden hâfızamıza ve kalbimize ne nakşolunmuş ise, o hakîkatleri dilimiz döndüğünce bir teyp gibi nakletmeye çalışabiliriz.
Fakat sizler, hakîkate o kadar susamış bir durumdasınız ki, bir terzi yüksüğü hacmiyle ikrâm edilen birkaç damla su bile yüreklerinizi serinletmeye, hattâ sizi mest etmeye kâfî geliyor. İçine sürüklendiğiniz dertler, sizi hak ve hakîkate karşı büyük bir iştihâ sâhibi kılmış. Başınıza gelen bu musîbeti yaşamadan önce, yâni dışarıda hür iken bu ve benzeri sözler, kulaklarınızda bu derecede aks-i sedâ bulamazdı. Ama şimdi dertli ve düşüncelisiniz. Bu dert ve ıztırâbı doğuran bataklıktan muzdaripsiniz. Bu sıkıntı batağından kurtulup hak ve hakîkate varan nurlu bir yol üzerinde mesâfe almak istiyorsunuz.
Bu hâl, aslında başınıza gelen musîbetlerden sizin ilk kazancınızdır. Bunun yanında başka kazançlarınız da olacaktır. Sabrediniz, bunların hepsini sizlere teker teker anlatacağız.” deyince, etraftakilerden arı kovanı gibi uğultu hâlinde:
“–Hocam, beni dinle! Ben başımdan geçeni anlatayım. Hocam, beni dinle, ben anlatayım! Hocam beni dinle!..” şeklinde birbirine karışan sesler yükseldi.
Mehmed Kemâl:
“–Hayır, dedi. Tek tek vak’aları daha sonra dinleyip cevaplandıracağız. Evvelâ reçetesiz satılan ilaçlar gibi, hepinize birden lâzım olacak hususları anlatmak istiyoruz. Çünkü ferdî tesellîye ulaşmak için, evvelâ suç ve suçluluğun zemîni hakkında bâzı şeyleri bilmek gerekiyor.” dedi.
Ahmed Kemâl bu noktada söze karışarak:
“–Evet, doğru söyledin. Herhâlde bizi buradan bir-iki gün içinde çıkaracak değiller. Vaktimiz çok. Derdini anlatıp bir tesellîye nâil olmak isteyen herkesi dinleyebiliriz. Ama bu akşam Hüdâyî’nin ziyâfet sofrasından herkese bir pay düşsün diye, önce umûmî olan hususları konuşalım.” dedi.
Bu sırada iyice kalabalıklaşan dinleyicilerin arasındaki tutuklulardan biri yüksek sesle:
“–Çaycı, herkese benden bir çay!” diye seslendi. Bu, şeker karaborsası yapmaktan içeriye düşmüş bir tüccardı ki, hikâyesini anlatıp tesellîye ulaşmak için sırasını beklemeye karar vermiş bulunuyordu. Çaylar içilirken, Ahmed Kemâl suç ve suçluluğun umûmî mâhiyeti üzerine şu konuşmayı yaptı:
“–Arkadaşlar! Yüce dînimiz İslâm’a göre bütün insanlar doğuştan mâsum, yâni günahsızdırlar ve İslâm fıtratı üzere doğarlar.
İnsan tabiatında iki fıtrî temâyül vardır. Bunlardan biri; doğruya, yâni hakka vâsıl olmaktır. Çünkü insan beyni, ilk başta kendisinin var oluşunu ve sonunu, yâni nereden geldiğini ve nereye gideceğini merâk etmekten kurtulamaz. Bu merak, aslında insana Allâh’ı bulduran bir fikrî faâliyettir.
İkincisi ise, hayırlı amel işleme temâyülüdür. Cenâb-ı Hakk’a lâyık bir kul olmaya çalışan kişi, yâni bozulmamış bir kalb ve idrâk sâhibi kimse, hayır işlemekten haz duyar. Ve bu hazza ulaşmak için dâimî bir gayret içindedir.
Hakka ve hayra ulaşmak için sâhip olduğumuz nîmetlerin başında akıl gelir. Dînimiz, akla çok büyük bir ehemmiyet atfettiği hâlde, onu hakka ve hayra ulaşmada tek başına kâfî görmez. Aklın hakîkate ulaşmadaki noksanlığını telâfî için, bütün insanlık bir yardıma muhtaçtır. O yardım da, Allâh’ın peygamberler göndermek sûretiyle, hak yolu göstermesidir. Şu hâlde akıl, vahiyle terbiye edilip ikmâl olunmadıkça, ne hak ve hakîkate ulaşmaya ne de hayırlı fiilleri işlemeye muktedir olabilir.
Bakınız, bütün dünyâda suç işleyenler, akıl sâhibi olarak kabûl olunduklarından cezâlandırılırlar. Akılsız bir kişiye veya aklen noksan birine işlediği suçtan dolayı cezâ verilemeyeceğini hepiniz bilirsiniz. Demek ki insanlar akıllarına rağmen suç işleyebilmektedirler. Bunun sebebi ise, o aklın eksikliğinin vahiyle, yâni dîn ile giderilmemiş olmasıdır.
Esâsen bütün suçlar, Allâh’ın dîninden uzakta yaşamanın ve o feyizli iklimden lâyıkıyla istifâde edememenin neticesinde meydana gelmektedir. İşte sizler de içinde yaşadığınız âile ve toplumda akıl ve irâdenizi İslâmî düşüncelerle olgunlaştırabilecek bir imkâna sâhip olamama netîcesinde suç işlemiş ve buraya düşmüş bulunmaktasınız. Demek ki, sizin işlediğiniz suçtan; içinde yaşadığınız toplum, mânevî eğitim noksanlığı ve nefsâniyeti yaldızlayan medya gibi menfîlikler de mes’ûldür.”
Sözün burasında, dinleyenler arasındaki bir genç, yüksek ve muzdarip bir sesle:
“–Peki hoca efendi! İşlememiş olduğu bir suçtan dolayı, yâni nâ-hak yere buraya düşmüş olana ne buyrulur! Ki ben öyleyim.” dedi.
Ahmed Kemâl:
“–O da toplumdaki mânevî hastalıkların bir tezâhürüdür. Zîrâ dîn lâyıkıyla hazmedilip benimsenmiş olsa, kimse kimseye haksızlık yapmaz, iftirâ etmez. Allâh’tan korkar. İftirânın en büyük günahlardan biri olduğunu düşünür. Siz lütfen sözümü kesmeyip dinleyiniz.” dedi ve ilâve etti:
“–Tabi, işlenen bütün suçlardan dolayı içinde yaşanılan cemiyeti ithâm edip de onun mes’ûliyetinden tamamen ve kolayca sıyrılmak da doğru değildir. Çünkü suç işleyen insanlarla birlikte aynı şartlar altında yaşadıkları hâlde pek çok kimse suç işlememektedir. Bu, şuna benzer: Herkes cemiyetteki menfî telkinlerin batağına aynı derecede saplanmış değildir. En kötü zamanlarda bile iyiliklerin yaşandığı muhitler de var olur. Böyle muhitlere kavuşanlar, sağdan-soldan aldıkları zehirlere karşı panzehir elde etmiş gibidirler.
Biz de yakın zamana kadar sizler gibiydik. Suç ve günah batağında iken böyle müstesnâ bir lutf-i ilâhî ile temizlendik. Bu kapı, kıyâmete kadar herkese açıktır. Allâh’ın rahmeti umûmîdir ve gadabına gâliptir. Bu âlemde Allâh’ın merhametine muhtaç olmayan bir zerre bile mevcut değildir. Fakat size dikkat etmeniz gereken bir başka husûsu da ifâde etmek isterim:
Bir anlık öfkeye kapılıp herhangi bir suçu işleyen veya irâdesine ârız olan bir zaaf sebebiyle bir hatâya sürüklenen kimse, muhakkak ki şu hapsin çileli şartlarını idrâk ettikten sonra az-çok bir pişmanlık hissi yaşar. İşte bu pişmanlık hissi ne kadar mükemmel olur ve o zeminde Cenâb-ı Hakk’a karşı ne derecede hâlisâne tevbe edilirse, o derecede büyük bir mânevî istifâde sağlanır.
Dışarıda iken her işi yolunda giden bir insan, ancak bir ıztırâba dûçâr olduktan sonra rûhunda büyük değişiklikler yaşar. Bu değişiklik, hapsin çileleri dolayısıyla olabileceği gibi hastalık, musîbet vs. ile de husûle gelebilir. Eğer bir insan, -ne sebeple olursa olsun- sürüklendiği böyle bir ıztıraplı hâlden dolayı derin bir nedâmet hissi yaşar ve o hisle Cenâb-ı Hak’tan af dilerse, bâzen doğru amellerden bile elde edemeyeceği derecede ulvî derecelere ulaşabilir.
Üstâdımız Yûnus Dede, Hüdâyî sofrasında bir gün bize Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in ashâbına anlattığı bir kıssa nakletmişti ki, siz de bundan büyük bir ibret alıp istifâde edebilirsiniz:
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlar ki:
Vaktiyle bir adam varmış. (Günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri gitmiş. (Fakat gönlünde dehşetli bir Allâh korkusu duymaya başlamış.) Ölüm vakti gelip çatınca oğullarına demiş ki:
«–Ben ölünce cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın. Allâh’a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye etmediği azâbı bana eder!»
Adamcağız ölünce, bu vasiyeti yerine getirilmiş. Allâh Teâlâ da yeryüzüne emrederek:
«–Sende o adamdan ne varsa toplayıp bana getir!» buyurmuş. Yeryüzü de emr-i ilâhîyi yerine getirmiş. Adam ayakta duruyormuş.
Allâh Teâlâ:
«–Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?» diye sormuş.
Adamcağız:
«–Sen’den korktuğum için ey Rabbim!» cevâbını vermiş.
Bu cevap üzerine Allâh Teâlâ onu affetmiş.
Rasûlullâh Efendimiz’den bu kıssayı dinleyen sahâbîlerden birinin rivâyetine göre, bu adam nebbaşlık yaparmış, yâni kefen hırsızı imiş.[17]
Dikkat edilirse, kefen hırsızlığı yapan bir kimse, nedâmetindeki samîmiyet ve gönlündeki Allâh korkusu sâyesinde Allâh’ın af ve mağfiretine nâil olabilmiştir. Sizler de hangi sebeple bu merhamet kanatlarının dışında kalasınız ki? Merhamet-i ilâhiyeye nâil olamama mahrûmiyeti, ancak Allâh -celle celâlühû-’yu inkâr edenlere mahsustur. Elhamdülillâh, bizim bu topluluğumuz, günahkâr da olsak mü’miniz! Allâh’ın merhametinin bizim üzerimize de tuğyân etme ihtimâli her an mevcuttur. Elverir ki, samîmiyetle O’na dönebilelim, günahlarımızı hafife almadan, büyük bir pişmanlıkla nâdim olalım, işlediğimiz günahlardan nefret edip onlardan tiksinerek hâlisâne bir yürekle af dileyebilelim.”
Kemâller, bu minvâlde daha pek çok misâller anlatarak etraflarında halkalanan insanlara bir sabah meltemi gibi gönülleri ferahlatan ebedî kurtuluş ümîdinin çârelerini sundular. Ardından Mehmed Kemâl:
“–Haydi bakalım arkadaşlar, şimdi sıra sizleri dinlemeye geldi. Teker teker hikâyelerinizi anlatın da dinleyelim.
Sen, iftirâya uğradığını söyleyen genç! Anlat bakalım derdini.” dedi.
Sarışın, şehlâ gözlü, uzun boylu, zayıf ve görünüşünden asabî mizaçlı olduğu anlaşılan genç, anlatmaya başladı:
“–Ben, köyümde bir kızı seviyordum. O kızın da bana meyli olduğunu sanıyordum. Meğer bir başka genç de onu seviyormuş. Kız ise hiçbirimize kat’î bir şekilde «hayır» dememişti. Bu yüzden tabiî olarak ikimiz de o kızla evlenmek husûsunda ümitvâr idik. Lâkin ufak bir muhitte böyle işlerin bir dedikodu mevzuu hâline gelmesini önlemek, mümkün değildir.
Köy, bir müddet bizim rekâbetimizle çalkalandı. Meğerse benim rakibim olan kişi, başka köyden birisiyle kavgalıymış. Vaktiyle ormanda bir ağaç kesme meselesinden dolayı birbirlerine silâh çekmişlermiş. Hasımları onu gözetliyorlarmış. Bir akşam o, benimle konuşup bu kızdan vazgeçmem için evimizin kapısına gelmiş. Lâkin bu sırada hasımları onu tâkip ediyorlarmış. Kapıyı çalan bu adama tam ben kapıyı açmak üzereyken, yoldan hasımları ateş etmiş. Silâh sesine rağmen kapıyı açtığım anda, rakibim yarı içeri, yarı dışarı vaziyette kapımda yere düştü. Ateş edenleri göremedim. Kendisine anladığım kadarıyla ilk yardımda bulunabilmek için onu içeriye çektim. Bir şiltenin üzerine uzattım. Kanlarını silmeye çalıştım. Ama ne fayda. Kurşun beynini dağıtmıştı. Az sonra da vefât etti. Cesedi benim evimden çıktığı ve ben de onunla kız yüzünden daha evvel münâkaşalı olduğum için, cinâyet benim üzerime yıkıldı. Birtakım insanlar, güyâ yoldan geçerken onunla kapı önünde münâkaşa ettiğimizi, sonra da içeri girdiğimizi görmüşler. Böylece yalancı şâhitlik etmişler. Muhtemelen bunlar, onu vuran kimselerdi. Kendileri bu suçtan kurtulmak için hasımlarını benim kapımın önünde vurarak cinâyeti benim üzerime yıktılar. Avukatımın dediğine göre en az 18 sene cezâ alırmışım. Hâlbuki bugüne kadar tavuk bile kesmiş değilim. Hocam! Şimdi ben bu musîbetten nasıl kurtulacağım!” diyerek sözünü bitirdi.
Ahmed Kemâl:
“–Yâ evet, biz buradaki herkesi gerçekten suçlu kabul ederek konuşuyoruz. Hâlbuki hiç şüphesiz böyle olmayanlar ve sizin gibi iftirâya uğrayarak buraya düşmüş insanlar da vardır. Bir de bunların durumunu mütâlâa etmek lâzım.
Cenâb-ı Hakk’ın bütün mahlûkâtına muâmelesi, iki kategori teşkil eder: Bunlardan biri lutuf, diğeri ise kahırdır. Gerçek ve seviyeli insan odur ki, kahırdan da lutuftan da istifâde ede. Lâkin insanlık cevheri zayıf olanlar, kahırdan da zarar eder, lutuftan da. Bunu size bir misâl ile anlatayım:
Meselâ mal, evlât ve makam, Allâh’ın insanlara bir lutfudur. Lâkin insan böyle lutuflardan bile zarara kapı açabilir. Meselâ mal kendisini azdırır, nefsânî bir yolda yürütür, mağrur ve kibirli kılarsa ondan zarar görür. Makam da böyledir; zulme vesîle kılınırsa kişiyi alçalttıkça alçaltır. Bu yüzden kâr ve zararı, dünyâ ve âhiret bakımından bir bütün olarak düşünmek lâzımdır.
Bunun aksine, bir kahır tecellîsi de bâzısını kazandırır, bâzısını zarara sokar. Meselâ bir hastalığa dûçâr olan kimse sabredip Allâh’a tevekkül ederek o hastalığa sabretmekten dolayı ecir kazanabileceği gibi, aksine aynı hastalıktan bir başkası Allâh’a isyan kapsını da açabilir. İlâhî bir imtihan olarak karşılaşılan hâdiseler, bir insanda rahmet, lutuf ve saâdete, diğer bir insanda ise dünyevî veyâ uhrevî kahır ve felâkete sebep olabilir. Yâni insanoğlu kendi irâde ve arzusunun dışında zuhûr eden hâdiseler karşısında, gereğinden fazla üzülmek veya sevinmek yerine, hikmete nazar etmeli ve ondan mânen istifâde etme yoluna bakmalıdır.
Meselâ sen, mağdurluk ve mazlumluğun hikmetine erebilirsen, bu işten kârlı bile çıkabilirsin. Belki de dışarıda olsan, birçok günahları işleyecektin. Burada elin kolun bağlı. O günahları işleme imkânından mahrûmiyet sebebiyle belki de âhiretini mahvedecek o gibi kötülüklerden korunmak için hapse düşürüldün.
Unutma ki her olan şey, kadere dâhildir. Kaderin dışında bir şey olmaz. Kaderin hikmetini mutlak mânâsıyla anlayabilmek ise mümkün değildir. Lâkin muhtemel olan pek çok husus vardır. Mühim olan, bu imtihan âleminde küllî kader karşısında cüz’î irâdemizi hayra kullanabilmektir. Burada Allâh ile meşgûl olmak, dünyâ gâilelerini azaltmış olmak, mağdûriyet ve mazlûmiyetinin mükâfâtını Allâh’tan beklemek ve O’na tevekkül ile bağlanmak sâyesinde dışarıda kırk yıl ibâdet yaparak elde edemeyeceğin bir dereceye nâil olabilirsin. Hem öyle ümîdini kesme. Bak, şâir ne güzel demiş:
Hiç ummadığın yerde
Nâ-gâh açılır perde
Dermân erişir derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…
Boynunu bük, bu çileden istifâde etmeye bak, olgunlaş ve Allâh’a dünyâ ve âhirette kurtuluşun için niyazda bulun. Anlattığın vak’ada küçük bir değişiklik yaparak düşün: Sen kapıyı silâh sesini duymadan evvel açmış olabilirdin. Ve hasımları rakibine ateş ettiği zaman onların kurşununa sen muhâtap olup bu âlemden göçmüş olabilirdin. Ben sana akla gelebilecek böyle ufak farklarla yüz ayrı senaryo hâlinde yaşadığın vak’ayı değiştirerek anlatabilirim. Her olan şey, olması muhtemel, sonsuz şeyin yerini almıştır. O olabilecek olanlarda, olandan çok daha kötü, sayısız ihtimâl vardır.
Bak, burada mağdur ve mazlum olduğunu söylüyor ve bundan şikâyet ediyorsun. Hâlbuki arkadaşların çoğu seninle yer değiştirmeye çoktan râzıdırlar. Çünkü senin o adamı öldürmekten dolayı âhirette vereceğin bir hesâbın yok. Lâkin şu etrâfındaki arkadaşların birçoğunun, muhtelif suç ve cinâyetlerden dolayı şu hapis çilesine ilâveten bir de âhiret hesapları var.
Sen, mazlum olduğuna sevin! Mâdem ki insansın; irâdendeki bir zaaf neticesinde zâlim de olabilirdin! «Elhamdülillâh, buraya mazlûm olarak düştüm.» de. Bil ki, haksız yere burada yaşayacağın her mahrûmiyet, sana ilâhî bir mükâfat olarak dönecektir. Zîrâ mü’minin katlanacağı hiçbir çile mükâfatsız kalmaz.
Bir de şu var, sakın sana bu cezâyı veren hâkimlere kızıp bedduâ etme. Nihâyet onlar da insandırlar. Yalancı şâhitlerin kurbânı olup böyle bir hüküm vermişler. Sen, mazlûmiyetinle şu hikmetli şiire kulak ver:
Ne kahrı dest-i âdâdan, ne lutfu âşinâdan bil
Umûrun Hakk’a tefvîz et, Cenâb-ı Kibriyâ’dan bil!
«Ne kahrı düşmanının elinden, ne de lutfu dostlarından bil! Sen işlerini Allâh’a havâle et ve her şeyin Cenâb-ı Kibriyâ’dan geldiğini bil!..»
İşte sen de başına gelenlerin kader îcâbı olduğunu bil ve kaderinden aslâ şikâyetçi olma! Çünkü âlâdan âlâ vardır sonsuza kadar, ednâdan ednâ vardır yine sonsuza kadar.
Evet, iftirâ çok büyük bir cürümdür. Lâkin buna sabredebilirsen bir gün öyle bir olgunluğa erersin ki, sana bu iftirâyı yapanlara, kendilerini böyle bir günahtan koruyamadıkları için acırsın. Böylece sen de günahkâra acıyan bir Yûnus Dede hâline gelirsin.
Bu dünyâ hayatı, istesen de istemesen de bir misâfirhânedir. Bugün üzerinde gezdiğimiz toprağın yarın bir parçası hâline geleceğiz. Sakın hâ bu toprak üzerinde fânîliğini unutmuş olarak dolaşma! Sarayda da yaşasan zindanda da yaşasan son durağın iki metre kabir değil midir? Dışarıda gafletle yaşayacağına, burada Allâh ile beraber ol. Bu takdirde şu dar mekân sana hayâl edemeyeceğin derecede genişler. Zîrâ, bir Arap şâirinin dediği gibi:
«Bir insana nâdanlarla harman yeri darken, dostlarla iğnenin deliği geniş gelir.»
Burayı, seni Allâh’a ve O’nun yüce lutuflarına eriştirecek bir çilehâne kabûl et ve Allâh’tan gelen bu musîbeti rûhî zenginliklerle değerlendirmenin yoluna gir.”
Ahmed Kemâl bu sözlerini bitirdiğinde topluluktan:
“_Yaşa, var ol!” diye bir alkış koptu.
Diğer bir tutuklu hikâyesini anlatmak üzere söz aldıysa da, bir başkasının:
“–Arkadaşlar, sahur vakti geldi. Oruç tutacak olanlar yemek yiyecek. Bu akşamlık bu kadar yeter!” demesi üzerine Ahmed Kemâl:
“–Doğru söylüyorsun kardeşim.” dedi ve ilâve etti:
“_Burası bitip tükenmek bilmeyen bir dertler mekânıymış. Nasıl olsa vaktimiz çok. Sonra devâm ederiz. Gelin bir duâ ile sohbetimize şimdilik son verelim.”
Sonra ellerini açtı, dinleyenlerin sık sık «âmîn» sesleriyle koğuşu çınlattığı şu duâyı yaptı:
“Yâ Rabbî! Biz âciz kullarız. Kahır tecellîye muhâtab olduk. Bizi buna tahammül edemeyerek isyân edenlerden kılma. Sabır ve tevekkül ihsân eyle! Üzerimizde tecellî etmiş ve edecek olan bilcümle musîbetleri hayra tebdîl eyle! Bundan sonraki ömrümüzde mahrum kaldığımız bir kısım dünyâ nîmetlerini, bizim için ebedî nîmetlere nâiliyet vesîlesi kıl! Bizi ve içinden çıktığımız cemiyeti lutfunla ıslâh edip Hakk’a yönlendirecek feyz nasîb eyle! İçinde bulunduğumuz şu dar mekânı mânen bize cihan çapında genişletip huzur, sükûn, sıhhat ve âfiyet nîmetlerinle Sen’in dîninin galebesi için çalışmayı bizlere nasîb eyle! Bundan sonraki hayatımızı olgun bir mü’min olarak idâme ettirebilmemizin yollarını ve fırsatlarını bizlere ikrâm eyle!
Yâ Rabbe’l-Âlemîn! Sen Yûsuf -aleyhisselâm- gibi mübârek bir kulunu bile böyle bir çile çemberinden geçirdin ve O’nu dâimâ rızâ hâlinde buldun. Bizleri de O’nun mânevî olgunluğundan hisseyâb eyle!
Yâ Rabbî! Sen’in nice sâlih kulların, Arafat gibi mübârek bir mekânda, Sana şöyle ilticâ etmişlerdi:
«Rabbim! Eğer Sen’in merhametini yalnız sâlih kullarının ümîd etmesi gerekiyorsa, günahkârlar kime gidip sığınsınlar?..»[18]
Yâ Rabbî, biz günahkâr kulların da bu duâ ile Sana ilticâ ediyoruz, üzerimizde tecellîsini nasîb eyle!..”
Âmîn!
