Bir Hüviyetle Ölüp, Başka Bir Hüviyetle Doğmak
Mehmed Kemâl, Hüdâyî Dergâhı’nın bodrumundaki kâşânelerinde(!) misâfirleri Abdülhâdî’ye ikrâm etmek üzere çay demlemiş ve kahvaltılık hazırlamıştı. Lâkin delikanlının dalgın bir sûrette uyuduğunu görünce, kalkıp namaza gitti. Namaz dönüşü, genç Abdülhâdî hâlâ uyumaya devâm ediyordu.
Nihâyet akşam ezânına yakın bir zamanda Abdülhâdî derin bir nefes alarak uyandı. Yatağında doğruldu ve yanıbaşındaki Mehmed Kemâl’e:
“_Sen kimsin? Beni buraya niye getirdin?” diye sordu.
Mehmed Kemâl, onu yüz numarada ne hâlde bulduklarını ve bu bodruma ne sûretle getirdiklerini kısaca hikâye etti. Sonra da onunla biraz konuşup kendisini tanıma merakına kapıldı. Fakat delikanlı, bir şey anlatmaya niyetli görünmüyordu.
Mehmed Kemâl, biraz sabretmesi lâzım geldiğini düşündü ve hazırladığı yer sofrasına bu dâvetsiz misâfiri buyur edip önüne sıcak bir bardak çay koydu.
Abdülhâdî, çıkıp gitmek istediyse de, bir hayli acıkmış olduğundan, Mehmed Kemâl’in bu dâvetini kabûl etti. Kahvaltı tarzı bir yemekten sonra kenardaki bir yatağın üzerine atılmış olan ceketinin ceplerini yokladı ve sigara paketini çıkararak:
“_Babalık! Sigara içmeme müsâade var mı?” diye sorarken bir taraftan da çakmağını bulup sigarasını yakmakla meşguldü. Çakmağının gazı bitmişti. Bir hayli uğraştı. Sonra “Tüh!” diyerek çakmağı yatağın üzerine fırlattı.
Başka zaman olsa, Mehmed Kemâl, câminin alt katı da olsa bu mekânda sigara içilmesine müsâade etmezdi. Lâkin onun biraz suyuna giderek kendisine ısınmasını ve yaralı bir kuş gibi telâkkî ettiği gencin ürkmeden açılıp hayat hikâyesini nakletmesini arzu ettiğinden:
“_Aslanım! Ben sana bir kibrit bulur gelirim.” dedi ve fırlayıp dışarıdaki insanlardan bir kibrit temin ederek geldi.
Abdülhâdî, sigarasının dumanını ciğerlerine çekip burnundan geri püskürtürken, karşısındakine bâzı suâller sorma ihtiyâcını hissetti:
“_Sen kimsin? Burası neresi? Bana niçin yardım ediyorsun?” gibi suâlleri arka arkaya sıraladı.
Mehmed Kemâl, bu sonuncu suâle uzunca cevap vererek şöyle dedi:
“_Güzel delikanlı! Ben senin bir müslüman kardeşinim. Vaktiyle ben de senin gibi bataklıkta yaşıyordum. Sonra hesapta olmayan bir sebep zuhûr etti, yolum buraya düştü. Burada hayatımı yanlış plânladığımı, hatâlı bir yol tuttuğumu anladım ve o belâdan kurtularak bambaşka bir insan oldum.
Hani Nasreddin Hoca bir gün ağaçtan düşmüş; kendisine bir doktor çağırmak istediklerinde:
«_Hayır, bana ağaçtan düşmüş birini bulunuz. Benim hâlimden en iyi o anlar.» demiş ya, ben de şimdi senin karşında, eskiden ağaçtan düşmüş olan biri gibiyim. Seni en iyi ben anlarım. Kurtulmak istersen, sana yardımcı olmak isterim. Bu, benim inancımın îcâbıdır. Çünkü benim dînime göre bir insanı kötülüklerden kurtarmak, bütün insanlığı kurtarmak gibidir.”
Delikanlı lâkayd bir tonla:
“_Ben kurtulmak istemiyorum ki! Hem neden kurtulacakmışım?” karşılığını verince, Mehmed Kemâl:
“_Sen hayatın gerçek mânâsını bilsen, içine düştüğün bataklığın fecî âkıbetini kavrayabilsen, elbette kurtulmak istersin. Lâkin henüz bunları bilmediğin için sefâletini saâdet zannediyorsun.” dedi.
Delikanlı karşılık verdi:
“_O fecî âkıbet de ne, ölüm mü! Biraz erken veya biraz geç, ne fark eder ki! Hepimiz eninde sonunda yok olmayacak mıyız?”
Mehmed Kemâl:
“_Hayır!” dedi. “_Yok olmak diye bir şey gerçek olamaz! Ölüm, bir kalıp değiştirmedir. Senin şu ceketini yatağın üstüne bıraktığın gibi, bedenimizi kabre bırakıp başka bir âlemde, başka bir hüviyetle yaşamaya devâm edeceğiz.”
Delikanlı:
“_Âh, bu söylediğinin doğru olmasını ne kadar arzu ederdim. Fakat heyhât! Böyle bir şeye inanmak için ortada bir sebep göremiyorum.” dedi.
Delikanlı, isteksiz isteksiz olsa da yavaş yavaş Mehmed Kemâl’le bir sohbete girişmiş oluyordu. Bundan cesâret alan Mehmed Kemâl, ona dedi ki:
“_Bak evlât! İçinde yaşadığın tabiata bak! Orada bu âlemi var eden bir Yaratıcı’nın, nizamlayıcı, hesaplayıcı, plânlayıcı kudretinin tezâhürlerini görürsün.
Seninle bahçeye çıksak, çeşitli ağaçlar ve çiçekler görürüz. Onlar, sermâye olarak hep aynı toprağı kullandıkları hâlde, her biri ayrı çiçek, ayrı yaprak veya ayrı meyveler veriyorlar. Bu hârika işi yapan, acabâ o gövdesi odun olan varlık mıdır? Veya bunun plânlayıcısı olan mükemmel bir kudret mi vardır?
Bir gül fidanı topraktan o hârika renk ve kokuları nasıl bulup çıkarıyor? Bunu en mahâretli bir kimyâger bile yapamaz.
Sonra aya, güneşe bak! Şu gördüğün güneş, dünyâmıza bugünkü mesâfede olmayıp da biraz daha yakın olsaydı, her şey kavrulup yok olmaz mıydı? Aksine biraz daha uzak olsaydı, her şey donar, hayat mümkün olmazdı. Dünyâ ekseninde yirmi üç buçuk derecelik bir eğim bulunmasaydı, dünyâda mevsimler kargaşası meydana gelmez miydi?
Bak, en modern bir uçakta bile oksijen oranı biraz azalsa hemen oksijen maskeleri düşer ve bunları burnunuza yerleştirin diye anons edilir. Fakat hiçbir insan, acaba yarın havadaki oksijen oranı düşer mi diye şüpheleniyor mu? Oksijen tüpüyle gezin deniliyor mu? En dinsiz insanın bile Allâh’ın kudret ve irâdesine gizli bir îtimâdı var. En modern bir araç bile bir müddet sonra ârıza yapmaya başlıyor. Hiç güneşin ve ayın bir an için ârıza yaptığı görülmüş müdür? Böyle bir şey olsaydı dünyânın hâli nice olurdu?!.”
Mehmed Kemâl, bu şekilde hayat ve tabiatı tahlil ederek bu âlemin bir tesâdüf eseri olamayacağını, bunun bir yaratıcısı ve programlayıcısı bulunduğunu, O’nun, insan aklı ile bütününe vâkıf olunamayacak derecede hayat ve kâinâtı muazzam bir plâna bağladığını, uzun uzun anlattı.
Delikanlı, iç dünyâsını allak bullak eden bu sözleri, önce nezâketen dinledi; sonra bir-iki suâl daha sordu:
“_Ben.” dedi. “_Felsefe okudum. Kozalite, yâni sebepler nazariyesini bilirim. Sebepler zincirinin sonunda varlığın bir yerden başlayabilmesi için, bir ilk sebebin mevcut olması lâzım geldiğini, felsefede okumuştum. Fakat O ilk sebebi nasıl kavrayabilirim!?.
Sonra insan, kabre konulduktan sonra çürüyüp yok olmuyor mu? Bir gün geliyor ki, kemikleri bile toprak oluyor. Bunu görüp dururken onun tekrar aynı bedenle dirileceğine ve hesâba çekileceğine nasıl inanabilirim?”
Mehmed Kemâl, suâllerinin önce bu sonuncu kısmına cevap vererek başlayayım dedi ve anlatmaya başladı:
“_İnsan bedeninde trilyonlarca hücre vardır. Organik bir varlık olan bu hücreler, cesedin kabre konulmasıyla belli bir müddet sonra hiç şüphesiz çürüyüp aslına dönerler, yâni toprak olurlar. Lâkin her insanın kuyruk sokumunda «acbu’z-zeneb» denilen bir tek hücre vardır ki o, civa gibi eriyip yok olmaz; toprakta bâkî kalır. Nasıl bir bitkinin gelecekteki nesilleri onun tek bir tohumundan, toprak sermâyesini kullanarak yeniden teşekkül ederse, o hücre de aynen bir tohum vazifesi görerek cesedin yeniden teşekkül etmesini sağlayacaktır.
Bugünkü müsbet ilimler, bir bardak suyun, evet tek bir bardak suyun on milyon insanın DNA molekülüne hayat vererek diriltmeye kâfî geleceğini ispat etmektedir.
Sana ölümden sonraki dirilişin keyfiyetini de îzah eden Kur’ân-ı Kerîm’in sayısız mûcizelerinden birini misâl vereyim: Günümüzde «daktiloskopi» denilen ve parmak izlerini inceleyen bir ilim dalı vardır. Bu ilim, parmak uçlarının ömür boyunca hiç değişmeden aynı kaldığını; hiçbir insanın parmak ucunun bir başkasınınkine benzemediğini ortaya koymuştur. Bu sebeple emniyet ve hukukta en güvenilir hüviyet tespiti, parmak ucu iziyle yapılmaktadır. Bu hakîkat, 19’uncu asrın sonlarında keşfedilip kendisinden istifâde edilmeye başlanmıştır. Oysa yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm:
«İnsan, Bizim, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanıyor? Evet toplarız; onun parmak uçlarını bile düzgünce, yerli yerince yapmaya gücümüz yeter!»[32] buyurarak, parmak uçlarının bu hassâsiyetine asırlar öncesinden dikkat çekmiştir.
Hiçbir insanın yüz hatları diğeriyle tıpatıp aynı olmadığı gibi, parmak uçlarındaki izler de tamamen değişik desen ve şekillerde işlenmiştir. Bu kadar küçük ve dar bir sahada böyle hassas ve hârika nakışların işlenmesi, nihâyetsiz bir kudret ve ilim sâhibi olan ve en büyüğünden en küçüğüne kadar her şeyi kolayca yaratıp bütün mahlûkâtın üzerinde mükemmel bir intizam ve sanat icrâ eden Allâh Teâlâ’nın eseridir.
Yine Kur’ân-ı Kerîm, insan genlerinin özelliğine dikkat çekmektedir.[33] Nitekim bugünkü ilim, genlerin, yâni insanın bütün hayatını içine alan bir kataloğu durumunda olan ırsiyeti nakleden hücrelerin, bir kayıt defteri durumunda olduğunu ve insanlar daha sulblerde hücreler hâlinde iken, onların bütün husûsiyetlerinin o genlerde (DNA) fihristlendiğini bildirmektedir. Milyarlarca insanın kaydını muhâfaza eden ve onların bütün husûsiyetlerini ihtivâ eden genlerin, hacim itibâriyle bir santimetre küpü geçmediğini ifâde etmektedir.
Böyle bir ilmî gerçeği, yâni âdeta ilâhî bir kompitür olan DNA’yı, bundan on dört asır önce ümmî bir insanın kendiliğinden söyleyebilmesini, hangi idrâk kabul edebilir?” dedi ve bu hususta daha birçok fennî îzahta bulundu.
Sonra da Yûnus Dede’den dinlediklerinden ilhâm alarak varlığın bir yerden başlayabilmesi için var edicilik sıfatını hâiz ve var edilmek ihtiyâcından berî bir ilk sebebin varlığının, aklen ve mantıken zarûretine dâir bir sürü akâid ve ilm-i kelâm bilgisi nakletti. Sonra o ilk sebebin Allâh olduğunu, O’nun varlığına ancak kâinattaki varlıkları tahlîl ile vukuf peydâ edilebileceğini, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının hakîkatini kavramanın ise, insan idrâkini aşan bir durum olduğunu; zîrâ göz, kulak ve diğer uzuvlar gibi aklın da belli bir sınır içinde fonksiyon icrâ edebileceğini uzun uzun anlattı.
Delikanlının başlangıçtaki lâkaydîsi zâil olmuş, karşısındakinin sıradan bir adam olmadığını yavaş yavaş kavramaya başlamıştı. Ona sordu:
“_Sen ne mezunusun? Okumuş bir insana benziyorsun.” dedi.
Mehmed Kemâl, Avrupa’da tahsil gördüğünü söyledikten ve bir hayli mâcerâlı olan hayatını hulâsaten naklettikten sonra, bu gencin karanlık felsefeler girdabında aklının karışıp rûhuna yabancılaştığını anladığından, sözlerine şöyle devâm etti:
“–Filozoflar, hakîkat arayışında ekseriyetle aklı yegâne rehber edinirler. Hâlbuki akıl, imkân ve gücü sınırlı olan bir husûsiyettir. Hakîkat arayışında onunla belli bir noktaya kadar gidilebilir. Fakat bütün hakîkat bu sınırların muhtevâsından mı ibârettir!? Onun ötesinde hiç mi hakîkat yoktur? Elbette ki hayır! Tek başına akıl, her sırrın üstündeki perdeyi kaldırmaya kâfî gelmez. Üstelik akıl, bir bıçak gibidir. Onu kullananın irâdesi yönünde çalışır. İnsana terör de yaptırır, sâlih ameller de işletir. Yâni insanı hakîkate de, dalâlete de sevk edebilir. Bu sebepledir ki, ekseriyetle filozoflar, hakîkate ulaşmak için, tezatlardan kurtulamayan akıldan başka bir vâsıta kabul etmedikleri için, aklın çıkmaz sokakları içinde birbirlerinin sistemlerini tenkit ederek ömürlerini ziyan etmişlerdir.
Felsefe girdabında bir hayli ömür tükettikten sonra aklın kifâyetsizliğini kavrayarak, derin ve mistik bir arayışa yönelen Paskal der ki:
«Felsefe hep îtibârî, izâfî görüşler ortaya koyar. Meselâ Pirene Dağları’nın bu tarafında hakîkat denen şeye, öbür tarafında hatâ deniliyor. Hududu teşkil eden nehrin bu yanında adam öldürene cânî, öte yanında ise kahraman deniliyor.»
Meşhur Aristo, ahlâk felsefesinin birtakım kanun ve kurallarının temelini atmış olmasına rağmen, dînin hakîkatlerinden uzak olduğu için onun felsefesine inanıp hayatına tatbik ederek saâdete kavuşmuş bir insan göremeyiz. Bu sebeple, böyle filozofların sistemleri de, konferans salonlarından veya kitap satırlarından dışarı çıkamamıştır.
Bak evlâdım! Sen felsefe okumuşsun. Felsefenin sırf akla dayalı olmasından dolayı insan rûhunu doyurup tatmin ederek huzûra kavuşturmak yolundaki yetersizliğinin telâfî çâresini sadece bir filozof keşfedebilmiştir. O da, materyalist görüşlerden bunalan batı insanına çölde bir vaha serinliği oluşturmaya çalışan Henry Bergson’dur. Bu filozof, kendisinin «entüvisyon» dediği «hads» veya «sezgi» ile rûhen saflaşıp yükselme yoluna giren dindar insanların vâsıl olduğu gerçeklerden de şüphe edilemeyeceğini söylemiştir. Ona göre aklın duraksadığı yerde -ehli için- hads, yâni kalbî sünûhât veya sezgi denilen keyfiyet devreye girer ve böylece hakîkate ulaşma yolunda daha ileriye gidilebilir.
Batı âleminin entüvisyonizm diyerek materyalizmin açtığı yaralara merhem kabul ettiği bu görüş, doğru bir noktaya yaklaşmış olmakla birlikte, İslâm dünyâ görüşü karşısında, basit bir kocakarı ilâcı türünden, yine de eksik ve yetersizdir.
İslâm, mükâşefe ehli denilen bâzı velî kulların, dînî terakkî netîcesinde, akılla elde edilmesi mümkün olmayan gerçeklere vâsıl olduklarını, bin dört yüz yıl evvel kabûl ve îlân eylemiştir. Mükâşefe ehli demek, Allâh yolunda takvâ ölçüleriyle yaşayan ve aklın ulaşamadığı sahalarda kalben yol alarak mânevî sır ve hakîkatlere vâkıf olan insanlar demektir.
Buna göre insan rûhunu kâmil mânâsıyla doyuracak huzur ve sükûn, ancak ve sadece İslâm ile elde edilebilir. Lâkin okuyup öğrenmeyene ve daha önemlisi, yaşayıp terakkî etmeyene bu yüce din, ne versin?!.
Güzel delikanlı! Çıplak gözle bakanla elinde dürbün olan kimsenin görebildiği nasıl farklı ise, nefsin esiri olmuş bir akılla hakîkat keşfinde ufukları aşmış bir gönlün görüp kavrayabildikleri de çok farklıdır. Bu itibarla sen felsefeye kafa yorduğun kadar İslâm’ın güzelliklerini öğrenip yaşasaydın, hikmet tecellîlerine mazhar olarak böyle bir farklılığa sâhip bulunabilirdin. Anlardın ki, akıl hayli övülmesine rağmen zaaf içindedir ve büyük hakîkatleri kavramak ve idrâk etmek için kâfî değildir. Hayat ve hadiseleri doğru bir şekilde okuyabildikçe de bu gerçeği daha derinden kavrardın. Yâni bilirdin ki, varlıklar âlemine ancak hikmet penceresinden bakmak lâzımdır. Çünkü hikmet, akıl gözüyle değil ancak gönül gözüyle Yüce Yaratıcı’nın ilâhî sanatındaki kudret nakışlarını görebilmek, sonsuz güzellikleri seyredebilmek ve eşsiz incelikleri temâşâ edebilmekten ibârettir.
Felsefe seni dar bir çerçeve içine hapsetmiş ve çıkmaz sokaklarda seni koşturarak boşuna yormuştur. Gerçekler, filozoflar için de, onların talebe ve tâkipçileri için de, dolaşık bir iplik yumağına benzer. Onda âhenkli bir çözüm için bir uç bulabilmek, ancak kâinâtın Yaratıcı’sını tanımakla elde edilir. Aksi hâlde varlıklar âleminin kâmil bir îzâhına ulaşmak mümkün olmaz.
Filozoflar, sen de bilirsin ki, insanlara dünyevî huzur ve sükûn sağlamak maksadıyla nefes tüketmişlerdir. Bu huzûrun temini için hayat ve kâinâtı kendilerine göre îzah ederek ve değerlendirerek insanoğlunu tatmin etmek isterler. Fakat, bu iş için kullandıkları yegâne sermâye, kuru bir akıl olduğu için, bunlardan hiçbiri bu gâyeyi gerçekleştirmeye muvaffak olamamıştır. Kimisi, Freud gibi insan gerçeğini tek bir temâyülle îzah etmiş ve insana ormanlardaki hayvanlar gibi basit ve çoğunlukla da süflî bir hayat görüşü telkin etmiştir. Çünkü insandaki cinsî tatmin temâyülünü ön plâna çıkararak hayatı ferdî ve ictimâî plânda bununla îzâh etmiş ve bütün hadiselerin temel sebebi olarak «libido» denilen bu temâyülü göstermiştir.
Karl Marks, Darvin ve emsâli bütün materyalistler ise, insanı sadece biyolojik bir varlık olarak telâkkî ettiklerinden, onun gönül âlemini inkâr etmiş, böylece milyonlarca insanın rûhî ve hattâ ictimâî sefâletine sebep olmuşlardır.
Hele Nihilistler… Senin de içine düştüğün bedbinlik ve karamsarlık bataklığının bir numaralı sorumlusudurlar.
Hâsılı, filozoflardan herhangi birinin insanlık âleminden bir tek ferdi bile ruh ve beden huzûruna kavuşturdukları görülmemiştir. Sadece başkalarını değil, kendilerini bile kurtaramadıkları, kiminin intihar etmesiyle ve kiminin de ömrünün nihâyetinde son durak olarak akıl hastahânelerine düşmüş olmasıyla bilinen bir gerçektir. Sen felsefe okuduğuna göre bunları benden daha iyi bilirsin.
Bu misallerden anlaşıldığı gibi ilâhî bir menşee dayanmayan bir ilim ve felsefe, hakîkati tanıtamaz. Mutlak hakîkat, ancak dinde bulunur. Zîrâ dîn, izâfî ve geçici olmayan, mutlak ve ebedî inançlar ortaya koyar.
Feylesofların tezatlı çekişmelerine mukâbil, peygamberler ve onların mânevî vârisi hükmündeki evliyâullâh ise, hep aynı kaynaktan, yâni vahiy ve ilham menbaından feyizlendikleri için, birbirlerini dâimâ te’yîd edegelmişlerdir. Zîrâ insanı yaratan ve dolayısıyla onun husûsiyetlerini en iyi bilen, Allâh Teâlâ’dır. Bu sebeple aklın, vahiy terbiyesi altına girmeye ve ilâhî tebliğin ışığında yürümeye mutlak sûrette ihtiyâcı vardır. Aklın varabileceği son noktadan daha ötelerde ise Bergson’un da ibtidâî bir sûrette farkına varmış olduğu gibi kalb ve keşif yolunun devreye girmesi îcâb eder. Kalbî hayat ve mânevî duyuşlar olmaksızın, sırf akılla, hayat ve kâinâtın gerçek mânâsı bilinemez, sonsuz hakîkatler âlemine nüfûz edilemez…”
Genç Abdülhâdî, daha önce hiç bu nevî sözler işitmemişti. Dinledikleri karşısında şaşırıp alâkası ziyâdeleşen delikanlı, oradan bir an önce uzaklaşma yönündeki fikrini terk etti. Bu, görünüşü ile basit bir yüz numara bekçisi durumundaki adamın, aslında pek çok gerçeğe vâkıf bir kimse olduğunu fark edince, onunla konuşma husûsundaki isteksizlikten kurtuldu ve kendisine biteviye, ardı arkası gelmez suâller sordu. Sonunda:
“_Artık çok geç oldu. Bana müsâade edin yurduma döneyim.” deyince, Mehmed Kemâl, onun âilesi yanında değil, bir yurtta ikâmet ettiğini öğrenmiş oldu. Bu arada kendisine sorduğu suâllerden, onun felsefe tahsili yapmakta olan ve kendisini materyalist düşüncelere kaptırmış bir kimse olduğunu iyice anlamıştı. Abdülhâdî’ye
“_Dur, bizim bir büyüğümüz var, biraz bekle seni onunla tanıştırayım.” dedi ve hemen Yûnus Dede’nin yanına koştu. Gencin durumunu anlatıp onu tanıştırmak üzere getirmek için müsâade istedi. Yûnus Dede:
“_Hayır, ben o gencin yanına geleyim.” dedi. “_Onun şahsında, inşâallâh, Cenâb-ı Hak bize bir hayır ve mânevî kazanç kapısı açmıştır. Buna göre asıl o bize iyilik edecek, üzerimizdeki nîmetlerin şükür borcunu ödememize yardımcı olacak demektir. Bu yüzden biz onun ayağına gitmeliyiz…”
Bu kısa konuşmanın ardından beraberce Hüdâyî Tekkesi’nin bodrum katına geldiklerinde, delikanlı, eski lâkaydîsinden uzaklaşmış olduğu için ayağa fırladı ve Yûnus Dede’nin elini öpmeye teşebbüs etti.
Yûnus Dede:
“_Estağfirullâh!” diyerek elini öptürmedi ve delikanlıyı sarılıp kucaklayarak muhabbetle sıktı, sıktı, sıktı…
Abdülhâdî, bu sadır sadıra kucaklaşmadan ne tesir aldıysa, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Yûnus Dede, şefkatle gözyaşlarını sildi ve onu alnından öperek yavaşça yatağın kenarına oturttu:
“_Güzel evlâdım!” dedi. “_İnsanların iki doğumu vardır. Biri fizikî, diğeri mânevî… Fizikî doğum, bilinen, ana-babadan doğumdur. Mânevî doğum ise hakîkate uyanışıdır. Bu bodrum, sana bir bakıma, mânevî ana rahmi olmuş. Sen burada hakîkate gözlerini açarak mânevî doğumunu gerçekleştirmiş bulunuyorsun. Dünyâmıza hoş geldin! Hüdâyî Hazretleri’nin sana açılan kapısı, isminle müsemmâ olan «hidâyet kapısı»dır.
Lâkin, (eliyle Mehmed Kemâl’e işâret ederek) bu bizim kardeşimiz, senin vücûduna âit yorgunluğa bir de dimağ yorgunluğu ilâve edecek şekilde fazla konuşmuş. Sen şu anda hem rûhen hem de bedenen yorgunsun.
Öğrendiğime göre âilenin yanında kalmıyorsun, yurtta ikâmet ediyorsun. Eğer bu gece yurda dönmediğin takdirde seni aramazlarsa burada kal. Biraz istirahat et. Yarın seninle sohbet ederiz. Bak bu akşam, cuma akşamıdır. (Yine Mehmed Kemâl’i göstererek:) Bu kardeşimiz seni bir hamama götürsün. Yıkan paklan. Bir guslet. Sonra gel, ben buraya senin için bir yatak daha ilâve ettireceğim. Rahat bir şekilde uyu. Yarın görüşürüz. Senin şimdilik vazifen, aklına geldikçe «Allâh» demekten ibârettir.” dedi ve tekrar sarılıp kucaklayarak delikanlıya vedâ etti.
Abdülhâdî, yurda gitmediği takdirde aranmayacağını söylediğinden, o gece Kemâllerin ikâmetgâhında kalmaya karar verdi. Birlikte Üsküdar’ın meşhur Çinili Hamamı’na gidip güzelce yıkandılar.
Mehmed Kemâl, -bilmeme ihtimâline binâen-, ona nasıl gusledeceğini öğretti:
“_Sen, bilirsin ama, ben yine de hatırlatayım.” dedi ve guslün üç farzını îzah etti.
Ertesi gün, delikanlı müsâade alarak Yûnus Dede’nin huzûruna girdi. Delikanlıyı gören Yûnus Dede’nin yüzünde tatlı tebessümler belirdi, gözleri nûrânî bir ışıkla parladı. Yûnus Dede kuşluk vakti yanına gelen bu delikanlıyla uzun uzun sohbet etti. Namaz vakitlerinde sohbete ara verildiği hâlde onu yanından hiç ayırmadı.
Abdülhâdî’nin her gün hâlinde değişiklikler görülüyordu. Sanki -fizikteki birleşik kaplar kânunu gibi- Yûnus Dede’nin hissiyâtı ona transfer oluyordu. On beş gün sonra Abdülhâdî, dünyâyı başka türlü telâkkî etmeye başladı. Sanki her varlık onunla konuşuyor, Yaratıcı’nın varlığını ve birliğini îlân ediyor ve O’nun nihâyetsiz kudretini terennüm ediyordu. Bu şekilde sohbet ve tefekkürle dolu olarak geçen kırk günün ardından, Abdülhâdî, günlerce susuz kalmış bir sahrâ yolcusunun yemyeşil bir vahaya kavuşmasındaki heyecâna benzer bir heyecanla secdeye kapanıyor ve günahlarını hatırlayarak çoğu kere ağlamaktan namazın rekatlarını şaşırıyordu.
Yûnus Dede onun hayat hikâyesini hiç sormamıştı. Çünkü isminden, aslında onun dindar bir âileye mensup olduğunu ve tahsil etmekte olduğu felsefe dolayısıyla da materyalist fikirlere saplandığını tahmin edebiliyordu. Bununla beraber o sormadan bir gün nefs muhâsebesi ihtiyâcıyla olacak ki delikanlı:
“_Efendim! Ben size kısa hayat hikâyemi anlatsam, nerede yanlış yaparak uçurumdan yuvarlandığımı siz daha iyi tahmin edip bana söyleyebilirsiniz.” demesi ve Yûnus Dede’nin de tasvîb etmesi üzerine o, hayatını şöylece özetledi:
“_Ben.” dedi. “_Eskişehir’in asil ve zengin âilelerinden birine mensubum. Çocukluğum varlık içinde geçti. Bir sözüm iki edilmezdi. Her arzusu yerine getirilen bir çocuk, nasıl şımarık ve bencil olursa ben de öyle yetiştim. Lâkin ben henüz sekiz-on yaşlarındayken annem vefât etti. Bize üvey ana olarak öyle merhamet mahrûmu bir kadın geldi ki, gark olduğumuz nîmetleri bana ve kardeşime âdeta kusturdu. Babamın gözü sanki kör olmuştu. Evin içinde bizim farkımızda bile değildi. Analığımın dolduruşuna gelerek bizi yerli yersiz azarlıyordu.
Şehrin dışında bir çiftliğimiz vardı. Babam, analığımın telkîniyle bizi çiftliğe gönderdi. İlk mektebi bir köy okulunda bitirdim. Hadsiz hudutsuz bir şımartılmadan sonra birdenbire en hor ve hakîr bir mevkîye düştüm. Bu, benim rûhumda dehşetli bir kırılma, infiâl ve menfîleşmeye sebep oldu.
İlk mektebi bitirdikten sonra, babam -muhtemelen yüzümüzü görmemek için- bizi İstanbul’a yabancı bir koleje gönderdi. Kız kardeşim ve ben, yabancıların elinde, değişik bir kültür ile benliğimizden uzaklaştık.
Analığımın yüzünü görmemek için yazları bile memlekete dönmek istemiyordum. Babamsa yalnız tahsilim için gerekli parayı veriyordu. Allâh için, bu hususta cömertti. Lâkin şefkatini bizden esirgemeye devâm ediyordu.
Bu liseyi birincilikle bitirdim ve çok iyi bir puanla felsefe fakültesine kaydoldum. Çünkü lisedeki felsefe hocam beni çok sevip takdîr eden biriydi. Onun telkinleriyle âdeta felsefe bilmeyeni «yarı hayvan» sayıyordum. Fakat bu hoca aslen bir râhip olmasına rağmen materyalistti. Bana da o fikirleri aşılamıştı. Ben, farkına varmadan bütün dinlerden soğumuş, gözümün görmediği, elimin değmediği hiçbir şeye inanmaz olmuştum.
Fakültede birtakım zengin ve görgülü âilelerin çocuklarıyla tanıştım. Onlarla evlerde âlem yapmaya başlamıştık. Onların çoğu uyuşturucu kullanıyordu. Ben de başlangıçta mukâvemet edip reddetmeme rağmen, belli bir zaman sonra buna alıştım. Uyuşturucuyu alıp hayâle dalmak hoşuma gidiyordu. Öyle oldu ki, bu zehire bağımlı hâle geldim.
Bir gün, bu sizin tekkenin civârında beni uyuşturucu krizi yakaladı. Kendime afyon şırınga etmek için müsâit bir yer aradım. Şuursuz bir şekilde yürürken, câminizin bir yüz numarası vardır, diye düşünerek buraya gelmiş oldum. Sonrası size mâlum. Kemâl kardeşler bunları size anlatmışlardır.
Şimdi düşünüyorum da, baba yuvasından uzakta başıboş kalmak mı bu hâlime sebep oldu, yoksa felsefe tahsiline yönelmek mi, bilemiyorum. Okuduğum yabancı koleji, Eskişehir’den uzakta olduğu için ben arzu etmiştim. Babam da benim isteğim üzerine bu mektebi, mâhiyetini bilmeksizin tercih etmişti.
Kaderimde doğru yolu bulmak varmış ki, ben o uyuşturucuyu enjekte etmek için başka bir yer değil de, sizin yüz numaranızı buldum. Demek ki benim buraya gayr-i irâdî sevk edilmem, Allâh’ın bana bir lutfu imiş. Bu hâdise, girdiğim çıkmaz sokakta bir son durak oldu. Bu son durak, o hâdisenin ölümüme sebep olmasıyla da gerçekleşebilirdi. O sırada bana müdâhale etmiş olan doktorla daha sonra konuştum. Aldığım dozu söyleyince bunun ölümüme sebep olması lâzım geldiğini söyledi. Fakat görüyorsunuz ya ölmedim. Yâhut da o hüviyetimle öldüm, başka bir hüviyetle doğdum. Sizin de evvelce ifâde etmiş olduğunuz üzere ilk karşılaştığımız o bodrum, bana mânevî doğumum için bir nevî ana rahmi oldu. Peki ben bundan sonraki hayatımda ne yapmalıyım?..”
Yûnus Dede, hikâyesini bu sûretle naklederken gözleri nemlenen Abdülhâdî’yi bir kere daha kucaklayıp göğsüne bastırdıktan sonra:
“_Güzel evlâdım! Geçen geçmiştir. O bize sadece ibret almak için lâzımdır. Geleceğe bakmak ve gelecekteki vazifelerimizi hakkıyla îfâya çalışmak zamânıdır. Lâkin sen, bu dergâhta daha bir-iki aylıksın. Anlıyorum, senin eski hâlinde devâm edenlere faydalı olmak istiyorsun. Lâkin böyle bir işe şimdi teşebbüs edersen, ola ki kaş yapayım derken göz çıkarırsın.
Günahkâr insan, kirlenmiş bir eşyâya benzer. O kirli nesne şâyet bir mendil kadarsa, sana bir hamam tası dolusu su yeter. Lâkin o, kirli paslı bir işçi tulumu gibiyse, suyunun kazan dolusu olması lâzım gelir. O su, ilim ve hikmettir.
Sen burada bir müddet daha kal, Allâh’ın emir ve yasaklarını yaşar hâle gel, bilhassa namazlarına îtinâ göster ve tembihlerime dikkat et! Bu iş, bir çocuğun konuşmayı öğrenmesine benzer. Çocuk, önce dinler. Duya duya kelime ve mefhumların hâfızasında yer etmesiyle bir gün yarım yarım, sonra insicamlı bir sûrette konuşmayı öğrenir. Sen şimdi yarım yarım konuşan bir çocuk gibisin. Sabret, gelişmeni tamamla. Mükemmel ve tesirli söz söyler hâle gel. Ondan sonra işe başlarsın.
Sözde bir câzibe ve sır mevcuttur. Çünkü Allâh Teâlâ, irâdesini insanlığa kelâm sûretinde, yâni kitaplarıyla intikâl ettirmiştir. Bu ilâhî tecellî, söze hikmet ve tesir istikâmetinde bir istîdat kazandırmıştır. Bu istîdâdı artıran, muhabbet-i Rasûlullâh’tır. Çünkü her insan, sevdiğinin hâliyle sevdiği nisbette hâllenir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in baş mûcizesi de, belâğat, fesâhat ve talâkattir. Bu, ruhları duygulandıran, tesirli söz söylemek demektir. Peygamber Efendimiz’e muhabbette ilerledikçe, senin de sözün tesirli hâle gelir.
Duymuşsundur, peygamberlerdeki mûcizeye göre, daha alt bir seviyede olmak üzere evliyâullâh’tan kerâmet denilen fevkalâdelikler sâdır olur. Bunlar, üç vâsıta ile gerçekleşirler. O vâsıtalar; göz, söz ve özdür.
Gözün muhâtaptaki tesiri, ona muhabbetle bakmak sâyesinde gerçekleşir. Bir kimseye ne derecede bir muhabbet ile bakarsan, gözden âdeta radyasyon gibi bir şuâ çıkar ve onun irâdesini ateşe tutulmuş bir plastik cisim gibi yumuşatıp eritir ve istenilen tarafa kolayca bükülebilir bir hâle getirir. Bundan dolayıdır ki, muhabbetle bakılan bir insana verilmek istenen istikâmeti gerçekleştirmek kolaylaşır. Kin ve nefretle bakmak ise muhâtapta bir gerginlik ve karşı koymaya sebep olur. Bundan dolayı onu istenilen kıvâma getirmek imkânsızlaşır.
Tasavvuftaki terbiye metodu; günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmadan, onu, kanadı kırık ve yaralı bir kuş gibi farzedip muhabbet ve merhametle nazar etmeyi gerektirir. Sen de bu sebeple kalbini Allâh’ın bütün mahlûkâtına karşı muhabbet ve merhametle doldur. Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:
«Gönle dedim ki: Lutuf merhemi ol, inciten diken gibi olma!»
Senin buradaki ilk dersin; Allâh’ın bütün mahlûkâtına merhametli davranarak incitmemek, yâni kalblere saplanan bir diken olmamak, Allâh’ın kullarına rahmet diliyle konuşabilmektir. Son dersin de; Bâkî’den, yâni Cenâb-ı Hak’tan ötürü, fânîlerden incinmemek olacaktır. Yâni affetmenin lezzet ve huzuruna kavuşmaktır. Zîrâ îmânın lezzeti, merhamet ve şefkatledir. Merhamet, kulu rûhen Allâh’a yaklaştıran, yâni «vuslat»a nâil eyleyen ilâhî bir lutuftur. Dînî hayatın zirve noktası da onda aranmalıdır. Unutma ki, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de en çok geçen esmâsı, Rahmân ve Rahîm’dir.
Söz ile tesire gelince: Salât ü selâma devâm et. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in adını çokça zikret. Bütün âlemlerin, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı O mübârek varlığın muhabbetini gönlünde zirveleştirdikten sonra, feyizli ve hikmetli konuşmaya başlarsın. Yoksa irfan hâline gelmeyen kuru bir bilgi, insanları iknâ etmeye yetmez. Şimdilik sen bir stajdasın. Stajını bu söylediklerimi harfiyen îfâ ederek tamamladığında, sana özü kullanmak sûretiyle müessir olma salâhiyetini bahşederler ve usûlünü öğretirler.
Merak etme, sabret! Allâh en büyük mükâfâtı, yerinde sabra ve yerinde cesârete karşılık olarak lutfeder.
Yeni hüviyetin, yeni doğumun mübârek olsun; yeni dünyan nûr-i Muhammedî ile dolsun!
Allâh -celle celâlühû-, bu âlemde hem lutfunu hem de kahrını tecellî ettirir. Lâkin bâzen birine, bâzen ötekine galebe vermeyi murâd eder. Galebe lutfa dönmekte olduğu zamanlarda, böyle seninki gibi sıradan sebeplerle karanlıktan hidâyete kavuşanlar çoğalır. Gariptir, senin mânen gözünün açılmasına vesîle olan o Kemâller de bu tekkede böyle basit bir vesîle ile yeni bir hayata kavuşmuşlardı.
Fesübhânallâh! Son zamanda bu tecellîler çoğaldı. Demek ki murâd-ı ilâhî lutfa galebe vermek istikâmetindedir. Elhamdü lillâh, elhamdü lillâh!..”
Bütün bu sözler, Abdülhâdî’nin “bir hüviyetle ölüp, diğer bir hüviyetle doğmasının” tebrik ve takdîrinden ibâretti…
