İÇİNDEKİLER
ARAMA:

Beklenmeyen Bir Müjde

Genç Abdülhâdî, hayat hikâyesini Yûnus Dede’ye nakletmiş ve Yûnus Dede’den, bundan sonraki hayatını nasıl değerlendirmesi gerektiğine dâir birbirinden kıymetli öğütler dinlemişti. Bilhassa eski arkadaşlarının yanına dönerek onları îkaz etme husûsundaki arzusunu biraz ertelemesi gerektiği, zîrâ henüz buna kâfî derecede hazır olmadığı düşüncesini, çok haklı bulmuştu. Bu yüzden Hüdâyî Dergâhı’nda bir müddet daha kalarak Yûnus Dede’nin her perşembe günü ikindiden sonra okutmakta olduğu Mesnevî derslerine katılmak için kendisinden müsâade istedi.

Yûnus Dede:

“–Hay hay evlâdım! Bizim bu dersimiz herkese açıktır. Görüyorsun ya, esnaftan insanlar bile muntazam bir sûrette geliyorlar. Çünkü Mevlânâ Hazretleri, büyük eseri Mesnevî-i Şerîf ile, kolay kolay her fânîye nasîb olmayan bir iş başarmıştır. O da, eserinin en âlim bir insandan, en câhil bir kimseye kadar herkese aynı zamanda hitâb edip fayda sağlayabilmesidir.

İnsanlar üç kategori teşkil ederler: Avâm, yâni halkın câhil kısmı; havâs, yâni seçkin ve istîdatlı olanlar; havâssü’l-havâs, yâni seçkinlerin en seçkinleri olan küçük bir azınlık.

Avâm; Mesnevî’de birtakım basit hikâyeler bulur. Onlardan kendi hayatları için ders ve ibretler çıkarır.

Havâs olanlar; Mesnevî hikâyelerindeki kişilerin birer sembol olduğunu düşünür ve onlar vesîlesiyle anlatılmak istenen tasavvufî gerçeklere nüfûz edebilirler.

Havâssü’l-havâs olanlar ise; bu mübârek kitaptaki birçok kelimeye derin bir kuyuya bakar gibi nazar ederler. Böylece, sır ve hikmetleri olabildiğince derin ve ihtişamlı bir sûrette kavrarlar.

Sen, felsefe okumuş bir gençsin. Muhâkemen gelişmiştir. Zâten felsefenin tek faydası da, bir nevî zihin jimnastiği olması ve muhâkemeyi kuvvetlendirmesinden ibârettir. Bunu elde ettiğine göre, demek ki sen de bu derslerden havâs derecesinde istifâde edebilecek durumdasın. Tabiî ki sen de bu derslere devâm edebilirsin.” dedi ve ardından ekledi:

“_Yalnız, mektebin ne olacak? Buna bir karar verdin mi?”

Abdülhâdî:

“–Efendim! Birkaç gün önce babama telefon ettim. Analığım olan o sosyete kadın, babamın servetini kumarda yiyip bitirdikten sonra bir trafik kazasında vefât etmiş. Babam esâsen dindar bir âilenin çocuğudur. Annemden sonra evlendiği bu kadın, onun hayatını altüst etmiş ve yoldan çıkmasına sebep olmuştu. Konuşmalarından anladığıma göre, o da gençliğindeki dindar hayatını hasretle arıyor ve içine düştüğü bu bataklıktan kurtulmak istiyor.

Babama bendeki değişikliği anlattım ve sizden bahsettim. Ziyâdesiyle memnun oldu. Sizi ziyârete gelmek istediğini belirtti. Ben de bunu arz ederek müsâadenizi isteyeceğimi söyledim. Sonra ona felsefe tahsilinden soğuduğumu ve son sınıfta olmama rağmen bu tahsili terk ederek yeni baştan İlâhiyat Fakültesi’ne geçmek istediğimi söyledim. Buna pek râzı olmadı. Maddî durumunun sarsıldığını, bana eskisi gibi yardım edemeyeceğini, bu sebeple bir an evvel fakültemi bitirerek hayata atılmamın ve para kazanmaya başlamamanın daha doğru olacağını söyledi.

İzin verirseniz onu buraya dâvet edeyim. Hem yürüdüğü bozuk yoldan dönme arzusunda olduğu için sizi tanımasının çok faydalı olacağını düşünüyorum. Hem de bu fakülte değiştirme konusunda onu siz iknâ edebilirsiniz.” dedi.

Yûnus Dede:

“–Oğlum!” dedi. “_Son sınıfa kadar gelmiş olduğun felsefe tahsilini terk etmektense, onu bitirip lise muallimi olman, bu dersi yanlışlarını göstererek ve filozofların fikirlerini İslâm tefekkürü ile kıyâs ederek, onların nasıl çıkmaz sokaklarda hayatlarını ziyân ettiklerini talebeye anlatman, bence daha doğru olur. Çünkü felsefe hocalarının çoğu materyalisttirler. Bu ders de liselerimizde okutulduğuna göre onlar, birçok gencimizi zehirliyorlar demektir. Sen, lise muallimliği yaparak bu zarara kendi çapında mânî olabilirsin.

Güzel evlâdım! Dînimiz İslâm’da bir kâide vardır: «Def’-i mefâsid, celb-i menâfîden evlâdır.» Bu, şu demektir: Mefsedetleri, yâni menfîlikleri def etmek, iyilikleri celbetmekten daha önce yapılması gereken bir iştir.

Bak, îmânımızın temeli olan kelime-i tevhîde, «Lâ ilâhe illâllâh» diye başlıyoruz. Yâni önce «lâ ilâhe» diyerek insanın kendine birer put hâline getirdiği bütün ilâhları reddediyor, onların yokluğunu ifâde ediyor, sonra da «illâllâh» diyerek îman zemîninde yalnızca Allâh Teâlâ’yı ikâme ediyoruz. İslâm’a girişte ilk adımı teşkil eden bu mühim prensip bile, bahsettiğim metodun, İslâm’ın temel bir esâsı olduğunu gösteriyor.

Diyeceksin ki ben, İlâhiyat Fakültesi’ne dînimi lâyıkıyla öğrenmek için gitmek istiyorum. Evet bu lâzım, fakat unutma ki, hiçbir fakülte yetiştirdiği talebeyi, okuttuğu ilimde mükemmel yapamaz. O mükemmellik, ancak bir talebenin mektep kitapları dışına taşarak bilgisini genişletebilmesi sâyesinde mümkün olur.

Bak burada Hüdâyî Hazretleri’nin dergâhında biz zengin bir kütüphâne kurmuş bulunuyoruz. O kütüphâne ile ilgilenen pek çok dindar üniversite hocası var. Sen süratle fakülteni bitirmeye bak. Bu tekkeden aldığın feyizle ve buraya mensup hocaların yardımlarıyla, burada dînî bakımdan kendini yetiştirebilir ve mezun olduğun fakültenin diplomasını kullanarak kendini lise muallimliğine tâyin ettirebilirsin. Bir taraftan dersini verir, diğer taraftan da kendini yetiştirmeye devâm edersin. Hem âilenin maddî sıkıntılarına faydan olur hem de eğer din ve felsefeyi lâyıkıyla kavrarsan şunu yaparsın ki; bu da çok ehemmiyetli bir meseledir:

İmâm Gazâlî Hazretleri, Nizâmiye Medresesi’nde ders verirken, felsefe ile daha önce hiç ilgilenmemişti. Fakat gün geldi, eski Yunan filozoflarının eserleri Arapça’ya çevrildi ve bunlar, talebelerin ellerinde dolaşmaya başladı. İsrâiliyyât ile dopdolu olan o eserleri okuyan bâzı talebeler, İmâm Gazâlî’ye birçok suâller sordular. O ise, bunları cevaplamaya henüz hazır değildi. Talebeleriyle konuştukça bu fikirlerin eski Yunan filozoflarının eserlerinden onların zihnine girdiğini anladı. Kendisine suâl soranlardan gerekli cevapları vermek üzere ders yılı sonuna kadar müsâade istedi. Eski Yunan filozoflarının eserlerini baştan sona gözden geçirip bunlardaki fikirlerin sakatlıklarını suâl soran talebelerine anlattı. Sonra da bu vâsıta ile zehirlenmiş bulunan diğer gençlere de faydalı olmak üzere; «Tehâfütü’l-Felâsife» isimli bir eser te’lîf etti. «Tehâfüt» kelimesi, bir hatâya sürüklenen insanın o hatâyı düzelteyim derken başka bir hatâ işlemesi ve bunun böylece zincirlenip gitmesi demektir.

O büyük ve mübârek âlim, eski filozofları İslâmî prensipler önünde muhâkeme edip onların tezlerini çürüttüğünden, İslâm dünyâsında felsefî cereyanlar uzun bir müddet akâmete uğramıştır. Fakat felsefe cereyanları dünyâda ortadan kalkmayıp başka ülkelerde devâm etmiş ve İslâm dünyâsının zayıfladığı son iki asırdan beri, aynen İmâm Gazâlî Hazretleri’nin devrinde olduğu gibi yeniden birtakım fikir cereyanları hâlinde ülkemiz gençlerine musallat olmaya başlamıştır. Bunların en dehşet vericileri, Darvinizm ve Pozitivizm’dir.

Bugün senin hayat mâceran bile kâfî bir misâldir ki, pek çok gencimiz bu bâtıl fikirlerle zehirlenmiş durumdadır. Sen, İmâm Gazâlî’den sonra ortaya çıkmış olan yeni felsefî cereyanları aynen o mübârek âlim gibi İslâm ile mîzân edip çürütebilirsin. Ve bu, bir eser hâline geldiği takdirde sadece okutacağın talebelerin değil, bütün memleket gençlerinin îkaz ve irşâdına büyük fayda sağlayabilir.

Hak bir dâvâ bile münevver insanlara sâhip olmadıkça kuvveden fiile çıkamaz, yâni gerçekleşemez. Hâlbuki bugün münevverlerimizin çoğu, yeni felsefî cereyanların zehirlemesiyle, dîne karşı soğuk, hattâ muârız bir durumdadırlar. Bu menfîliği bertarâf etmek, «def’-i mefâsid» cümlesinden olup hayâtî bir ehemmiyeti hâizdir. Ve öncelikle îfâ edilmesi gereken bir hizmettir.”

Yûnus Dede bu sözlerinin ardından, Pozitivizm ve Darvinizm’in İslâmiyet önünde muhâkemesini yapan uzun bir îzah ile Abdülhâdî’nin zihnini allak bullak etti. Abdülhâdî, felsefe tahsil etmesine ve fakültenin son sınıfına gelmiş olmasına rağmen, ne Pozitivizm’i ne de Darvinizm’i Yûnus Dede kadar bilmediğini fark etti. Yûnus Dede’nin engin tasavvufî bilgisi yanında, batı filozoflarının sistemli bir sapıklık telkin eden görüşlerine vukûfu da Abdülhâdî’nin hayranlığını celbetmişti.

Gerçekten, onun Pozitivizm ve Darvinizm hakkında öyle mantıkî îtirazları vardı ki, hiçbir filozof bunlara cevap veremezdi. Abdülhâdî, zâhiren tesâdüf gibi görünen sebeplerin yardımıyla karşılaştığı Yûnus Dede’nin, hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerdeki mükemmelliğini bir kere daha kavrayarak ona hayran oldu ve:

“–Güzel dedem!.. Benim fakültem sizsiniz! Sizin rahle-i tedrîsinizden; sizin terbiye ve eğitiminizden başka bir fakülte bana gerekmez. Okuduğum fakülteyi, irşâdınız üzere şeklen en kısa zamanda bitireceğim. Fakat orada öğrendiğim yanlış fikirleri çürütmek için asıl sizin dizinizin dibinde öğreneceklerime ağırlık vereceğim.” dedi.

Abdülhâdî, bu konuşmanın ardından, çoktan beri ihmâl ettiği fakülteye gidip gelmeye ve perşembe günleri ikindiden sonra Yûnus Dede’nin Mesnevî derslerine devâm etmeye başladı. Yûnus Dede, Mesnevî beyitlerinden aldığı feyz ile aslında her an iç içe olup da hissedemediğimiz nice ilâhî tecellîlerin hikmet perdelerini aralıyor, bilhassa da aklın ilâhî ilhamla feyizlenmiş bir gönül gözüne muhtaç olduğunu vurguluyordu. Bu irşadlarından birinde diyordu ki:

“_Evlâtlarım! Kâinâttaki her zerre, ilâhî bir neşveden haber vermektedir. İnsan da ilâhî muhabbetin tecellîgâhı olan muammâ bir varlıktır. İnsanoğlunun yeryüzündeki en mühim vazifesi, bu ilâhî neşveleri taşıyan bir yüreğe sâhip olmaktır. Nefsânî engelleri aşabilen bir gönül insanı, bu imtihan dershânesinde ilâhî neşveden başka bir şey göremez.

Kalb gözü açık bir insan, her şeyde ilâhî sanatı müşâhede eder, irfâna kavuşur, ilâhî aşkın büyük ikramlarına nâil olur. Bir sarhoş, nasıl ki dünyâyı başka bir gözle görürse, ehl-i kalb de aşkın verdiği vecd ve istiğrak ile gönül penceresinden öteleri seyreder. Âlemin ilâhî tecellîlerden ibâret olduğunu anlar. Kâinattaki her zerre, ona ilâhî bir neşveden haber verir. Minicik kuşların bir damlacık yüreklerinden dökülen feryat nağmeleri, onların alıcı gönülleri için ne duygulu tesbîhlerdir.

Hârikalar diyârı olan bu âlemde tefekkürden uzak bir kalbin vay hâline! Güllerin, ağaçların, kurdun-kuşun hâl lisânından gâfil kalmak; denizlerde, dağlarda, semâvâtta sergilenen nice kudret nakışlarının beyânından anlamamak, kalb gözünün körlüğündendir.

Felsefî çalkantılar içinde nefsine mağlûb olan bedbahtlar da, meyveli ağacın toprağının çamurunda sürünen solucanlardan farksızdırlar. Hakîkî güzelliklere gözleri kapalı bir hâlde, karanlık dünyâlarında ömür tüketirler…”

Yûnus Dede, sanki karşısında sadece Abdülhâdî varmış gibi bu derslerde tasavvufî bilgilerle filozofların fikirlerini büyük bir mahâretle mîzân ederek anlatıyor ve bu düşüncelerdeki bâtılları cımbızla ayıklarcasına ortaya koyup iptâle mahkûm ediyordu. Abdülhâdî de her derste, fakültede öğrendiği bâtıl felsefî düşüncelerin domino taşları gibi birer birer yıkılıp bertarâf olmasından derin bir haz ve heyecan duyuyordu.

Dersler böyle devâm ederken bir gün Abdülhâdî, Yûnus Dede’nin huzûruna yanında elli altmış yaşlarında, efendi görünüşlü bir bey ile girdi ve onu Yûnus Dede’ye “babam” diyerek takdîm etti.

Abdülhâdî’nin babası, güngörmüş bir eski mürîd edâsıyla, elini öptürmekten imtinâ eden Yûnus Dede’nin eteğini öpüp alnına değdirdikten sonra, gösterilen yere oturdu. Yûnus Dede, bu çelebi tavırlı adama evvelâ oğlunun meziyetlerini anlatarak söze başlamayı uygun buldu ve:

“–Evlâtlar ana-babalara ilâhî bir mevhibedir, daha doğrusu emânettir. Ana-babanın evlâdına karşı üç vazifesi vardır ki, bunların birincisi ona güzel bir isim vermektir. Bakın siz, Abdülhâdî evlâdımıza bu birinci vazifeyi çok güzel bir sûrette îfâ etmişsiniz. Eskiler; «İsim, müsemmâyı çeker.» derlerdi. Bunun anlamı; bir kimsenin isminin mânâsına tabiî bir sûrette meyletmesidir. Abdülhâdî de birçok yanlış vâdîlerde dolaştıktan sonra bugün tam ismiyle müsemmâ olacak şekilde hidâyet yolunu tutmuş bulunuyor. Böyle bir evlâdın olduğu için iftihâr edebilirsin. Çünkü bir kimsenin arkasında hayırlı bir evlât bırakabilmesi, onun için en mühim tâlihlerden biridir. Böyle kimselerin hayır-hasenat yapıp bırakanlar gibi amel defterleri ebedî kapanmaz. Evlâtlarının kazandığı sevaptan bir pay da onların defterlerine yazılır. Siz de bu tâlihli insanlardan birisiniz.

Ana-babanın evlâdına karşı ikinci vazifesi, dînini diyânetini öğretmek, yâni onu doğru bir sûrette yönlendirmektir. Siz, bu işi güzelce yaparken, araya ârızî bir mânî girmiş, bedbaht bir üvey analık sebebiyle Abdülhâdî’yi sıcak yuvasından ayırıp bir ecnebî kolejine vermişsiniz.

İkinci annelerin bir kısmı, tıpkı birinci anneler gibi, hattâ onlardan daha da olgun bir şekilde, himâyelerine verilen evlâtları Allâh’ın büyük bir emâneti kabûl eder ve onları fevkalâde bir şefkat ve merhametle bağırlarına basarlar. Nitekim yetim ve öksüz olarak büyüyen Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i, Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın annesi Fâtıma binti Esed -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şefkatle himâye etmiş, O’na gerçek annesiymiş gibi hizmet etmişti.

Bu sâlihâ hanım vefât ettiği zaman, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eşsiz bir vefâ örneği sergileyerek, kendi gömleğini ona kefen yapmış, cenâzenin başucuna oturup onun fedâkârâne hizmetine Hak katında şâhitlik ederek şöyle buyurmuştur:

«Ey annem! Allâh sana rahmet eylesin. Sen, benim öz annemden sonra annemdin. Kendin aç kalır beni doyururdun, kendin giymez beni giydirirdin, kendini güzel yiyeceklerden alıkoyarak bana yedirirdin ve bunları yaparken de Allâh’ın rızâsını ve âhiret yurdunu arzu ederdin.»[34]

İşte Peygamber Efendimiz’i şefkatle bağrına basan Fâtıma vâlidemiz gibi sâliha anneler de dâimâ var olagelmiştir. Fakat ne yazık ki oğlunuz, böyle mânevî meziyetlerden habersiz bir ikinci anneye rastlamış. Bu da aslında kahır içinde ayrı bir lutuf olmuş ki, bu yavrucak sevk-i kaderle o bataklıktan kurtulup nihâyet Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin dergâh-ı şerîfinin sıcak ve feyizli iklîmine kavuşmuş bulunuyor. Eskiden dolaştığı yanlış yollarda edindiği tecrübe ve bilgiler de, onun için bir daha bâtıla meyletmemek husûsunda -inşâallâh- bir teminat olmuştur.

Size gelince, şunu söyleyebilirim: İnsanlar ekseriyâ ikinci hanımlarına çok düşkün olurlar ve onlara karşı âdeta kılıbıklaşırlar. Hele o hanım, kendilerinden yaşça bir hayli küçükse -ki zannederim Abdülhâdî’nin annesinden sonra evlendiğiniz hanım da böyleydi- erkekler, böyle kendilerinden genç hanımların elinde âdeta oyuncak olurlar. Yine tahminime göre, zengin bir âile elinde şımarık bir şekilde yetiştirilmiş olan o hanım, sizin önceleri çok mazbut olan hayatınızı değiştirmiş. Evlilikte maddî ve mânevî bakımdan dînimizin emrettiği dindarlık ve küfüv, yâni denklik şartına riâyet edilmediği zaman, bu hep böyle olagelmiştir.

Neyse, o kadın artık hayatınızdan çekildiğine göre bu hususta fazla söze gerek yok. Siz, o şımarık hanımla birlikte onun israf ve kumarı yüzünden servetinizi de kaybetmişsiniz. Bu da sizin için ders alabilirseniz bir hayırdır. Zîrâ, şöhret, şehvet ve servetin üçü bir araya geldiğinde, baştan çıkmayacak adam nâdirdir. Artık kemâl yaşına erdiniz. Şehvete galebe çalabilirsiniz. Servet de uçup gittiğine göre, mütevâzı ve dindarâne bir hayata dönmeniz kolaylaştı demektir. Zîrâ servetiniz elinizden gitmeseydi, belki bu dönüşü bu kadar kolay gerçekleştiremezdiniz.

Her oluşta bir hayır vardır, diyerek bundan sonraki hayatınızı oğlunuz gibi istikâmet üzere devâm ettirebilirseniz, kaybettiğiniz maddî zenginliğe mukâbil, nice mânevî zenginlikler elde edebilirsiniz. Bunun da ilk şartı, namazda ciddî ve istikrarlı olmaktır. Bol bol tevbe-istiğfâr edip namazlarınızda tâdil-i erkâna riâyet ediniz.” dedi.

Sözün burasında Abdülhâdî’nin babası atılarak:

“–Efendi Hazretleri! Ben ikinci hanımımı kaybettikten sonra derin bir uykudan uyanır gibi oldum. Artık o eksiğimi telâfî etme yoluna girdim. Elhamdülillâh, artık namazlarımı hiç aksatmamaya çalışıyorum.” dedi.

Yûnus Dede, huzûrundaki insanları daha fazla bekletmemek için, Abdülhâdî’nin babasıyla yaptığı bu şahsî mülâkâta burada son vererek başka bir bahse geçti:

“–Aziz kardeşlerim!” dedi. “_Biliyorsunuz ki Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri’nin dergâh-ı şerîfinde toplanan insanlar içinde her sene hacca gidenler olur. Onlar bir kâfile teşkil ederler ve birbirleriyle yardımlaşarak bu yüce vazifeyi îfâ ederler. Bu sene de böyle olacaktır. Ben şimdi kendi kesesinden masraf ederek hacca gidecek olanlara ilâveten, dergâhımız nâmına bu vazifeyi îfâ edecek olanları bildirmek ve gerekli hazırlıkları yapmaları için onları îkâz etmek istiyorum.” dedi. Ardından da Kemâllere işâret edip:

“–Sizler hazır olunuz. On beş-yirmi gün sonra hareket edecek olan kâfileye dâhilsiniz.” dedi.

Kemâller, hiç beklemedikleri bu müjde karşısında sevinçten ne diyeceklerini bilemediler. Bunun üzerine Abdülhâdî de heyecanla:

“–Yûnus Dede! Ben de bu kâfileye katılabilir miyim?” diye sorunca Yûnus Dede her zamanki mütebessim çehresiyle:

“–Kemâller de, siz de, babanız da hep beraber olursunuz inşâallâh!..” karşılığını verdi. Fakat hemen ardından Abdülhâdî’ye, takrîben bir ay sürecek olan hac dolayısıyla derslerinin aksayıp aksamayacağını sordu. Abdülhâdî:

“–On beş gün sömestr tâtilimiz var. Hac mevsimi ona denk geliyor. Müteâkip on beş gün de devamsızlık etsem, bir şey lâzım gelmez. Fakültede devam mecbûriyeti yok.” karşılığını verdi.

Kemâller, Abdülhâdî ve babası heyecandan uçuyor, daha şimdiden kendilerini Peygamber -aleyhissalâtü vesselâm-’ın yaşayıp dolaştığı o mübârek beldede hayâl ediyorlardı.

Yûnus Dede, huzûrunda bulunan cemaate hitâb ederek:

“–Evlâtlarım!” dedi. “_Şunu aslâ unutmayalım ki, bütün ibâdetler, biz kulları Rabbimize yakınlaştırmak için birer vesîledir. İbâ­det­le­rin makbûl olması için âdâbına riâyet edilerek ve hu­şû içinde edâ­sı şart­tır. Hu­şû ise, kal­bde ihlâs, sev­gi ve kor­ku duy­gu­la­rı­nın beraber­li­ği ile ilâ­hî hu­zur­da du­ra­bil­mek­tir. Hu­zû­runa durulan Âlemlerin Rabbinin azamet-i ilâhiyyesi sebebiyle, O’ndan gayrı her şeyle kalbî alâkaları kesmek, yal­nız O’nun­la ol­mak ve yal­nız O’na ibâ­det için ya­ra­tıldığımızın şuuruna ermektir.

İbâdetler içinde evvelâ namaz farz kılınmıştır. Namazda eller kulaklara götürülerek alınan tekbîr, Allâh’tan gayrı her şeyin arkaya atılıp doğ­ru­dan Al­lâh’a yönelmenin bir ifâdesidir.

Lâyıkıyla kılınabilen bir na­maz­da, kalbde­ki perdeler kalkar, «Namaz, mü’minin mîrâcıdır.»[35] hakîkatinin tecellîsiyle Hakk’ın huzûrunda tâ­rif­siz bir vus­lat yaşanır. Bu yüzden namaza duran bir kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgûl olmamalıdır. Hak’tan uzaklaştıracak her tür­lü dü­şün­ceyi kalbinden silmelidir.

Di­ğer ibâ­det­ler­dey­se durum biraz farklıdır. Me­se­lâ oruç­lu bi­ri, hem orucunu tutar hem de işiyle meşgul olur; gerektiğinde pa­zar­da müş­te­ri de olur, sa­tı­cı da… Hac­ce­den de böy­le­dir. Ama namazdaki bir kul, ne sa­tı­cı olur ne de alı­cı… O, rûhuyla da bedeniyle de sadece Hakk’ın huzûrunda bulunmak mecbûriyetindedir.

Ni­te­kim Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:

«Al­lâh’a, O’nu gö­rü­yor­muş­ça­sı­na ibâ­det et! Her ne ka­dar sen O’nu gö­re­mez­sen de, O se­ni gör­mek­te­dir.»[36]

buyurmuştur.

Âyet-i ke­rî­me­de de hak­kıy­la edâ edi­len bir na­maz için:

«…Na­ma­zı dos­doğ­ru kıl! (Ger­çek­ten kâ­mil mâ­nâ­da kı­lı­nan) na­maz, fah­şâ­dan (çir­kin­lik, edepsiz­lik, fuh­şi­yat­tan) ve mün­ker­den (dî­nin ve akl-ı se­lî­min tas­vîb et­me­di­ği her ­şey­den in­sa­nı) men eder.»[37] bu­yru­lur.

Na­ma­zın kö­tü­lük­ler­den alıkoyması, na­maz­da­ki hu­şû ve hu­zur hâ­li­nin, na­maz­dan son­ra da de­vâm et­me­si­ne bağ­lı­dır. Eğer na­maz kı­lan kim­se­de böy­le bir mu­hâ­fa­za gö­rül­mü­yor­sa, yâni hem namaz kılıyor hem de hak-hukuk çiğneyip ahlâksızlık yapmaya devâm ediyorsa, o, ger­çek mâ­nâ­da mu­sal­lî de­ğil­dir. Böyle kalbî kusurlarla na­maz kı­lan­lar hak­kın­da âyet-i kerîmede:

«Ya­zık­lar ol­sun o na­maz kı­lan­la­ra ki, on­lar na­maz­la­rı­nı cid­di­ye al­maz­lar!»[38] buyrulmaktadır.

Sa­bır, irâ­de ve nef­sâ­nî ar­zu­la­ra mu­kâ­ve­met gi­bi hâl­le­rin tak­vi­ye­siy­le ah­lâ­kı olgunlaştıran di­ğer bir ibâ­det de oruç­tur. Oruç, ah­lâ­kı tekâmül ettirmekle birlikte, tattırdığı açlık mah­rû­mi­yeti ile, insana Allâh’ın lutfettiği nî­met­le­rin kad­ri­ni ha­tır­la­tır. Toplumdaki açların, fakirlerin, çeşitli sıkıntılar içinde kıvrananların hâlini tefekküre vesîle olur. Zen­gin-fa­kir her­ke­se mahrûmiyeti tat­tır­mak sû­re­tiy­le on­la­rı bu nok­ta­da eşit­ler. Böylece var­lık­lı in­san­la­ra; yok­sul, aç ve se­fil in­san­la­rın hâ­li­ni ha­tır­la­tıp yar­dım ve mer­ha­met his­le­ri­ni ge­liş­ti­rir.

Fakat namaz gibi oru­cun da rû­hâ­ni­ye­tin­den lâyıkıyla is­ti­fâ­de ede­bil­mek için, onu ze­de­le­yebilecek ih­mal­ler­den şid­det­le ka­çın­mak îcâb eder. Yâni sadece mîdemize oruç tutturup, gözümüzü, kulağımızı, dilimizi, kalbimizi Rabbimizin haram kıldığı çirkin davranışlardan korumaz isek, bu ibâdetten geriye yalnız açlık kalır. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

«Nice oruç tutanlar vardır ki, kendilerine oruçlarından kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz kılanlar olur ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.»[39]

İs­lâm ic­ti­mâî ni­zâ­mın­da, fa­kir ile zen­gin ara­sın­da­ mu­hab­be­t tesis edip ha­sed ve hu­sû­me­ti ber­tarâf eden «ze­kât ve in­fak» ibâ­deti de son de­re­ce mü­him bir yer tutar. Ze­kât ve in­fâk ibâdetinde, var­lık­lı in­san­la­rın ser­ve­te râm ol­ma ne­tî­ce­sin­de mey­da­na ge­le­bi­le­cek muh­te­mel az­gın­lık­la­rı­na sed çek­mek, muh­taç­lar­da da zen­gin­le­re kar­şı men­fî te­mâ­yül­le­rin fi­liz­len­me­si­ni en­gel­le­mek, böylece ic­ti­mâî ha­yattaki dengeyi ko­ru­mak gibi hikmetler bulunmaktadır. Rabbimiz:

«Sâ­ilin (ihtiyâcını arz edebilen fakirin) ve mah­rû­mun (if­fe­ti do­la­yı­sıy­la is­te­ye­me­yen fa­ki­rin), on­la­rın ser­vet­le­rin­de mu­ay­yen bir hak­kı var­dır.»[40] bu­yurmuştur. Dolayısıyla ze­kât, nisâb miktarından faz­la olan mal­la­rın mu­ay­yen bir kısmının, ilâhî bir vergi hâline getirilip geride kalan malın helâl kılınmasıdır.

Ze­kât ve sa­da­ka­ ibâdetlerinde de ede­be riâyet son derece mü­himdir. Bilhassa ve­ren, ala­na te­şek­kür his­si­yâ­tı için­de ol­ma­lı­dır. Çün­kü onu farz olan bir borç­tan kur­ta­rıp ec­re nâ­il ey­le­mek­te­dir. Ve­ri­len sa­da­ka­lar ay­nı za­man­da, ve­ren ki­şi için has­ta­lık ve mu­sî­bet­le­re kar­şı bi­rer si­per-i sâ­ika­dır. Sa­da­kaları muh­tâca takdîm ederken dikkat edilecek edebin ehem­mi­ye­ti­ni ifâde için âyet-i ke­rî­me­ler­de:

«…Sa­da­ka­la­rı Al­lâh alır!»[41]

«Ey îmân eden­ler! Al­lâh’a ve âhi­ret gü­nü­ne inan­ma­dı­ğı hâl­de ma­lı­nı gös­te­riş için har­ca­yan kim­se gi­bi, ba­şa kak­mak ve in­cit­mek sû­re­tiy­le, yap­tı­ğı­nız ha­yır­la­rı­nı­zı bo­şa çı­kar­ma­yın!»[42] bu­y­rul­muştur.

Bu mâ­lî ibâ­det­le­rin ya­nın­da, hem mâ­lî hem de be­de­nî bir ibâ­det olan «Hac» da, gönüllerdeki îmânı kemâle erdiren ve mahşerin bir benzerini daha bu dünyâda yaşatarak; «Ölmeden evvel ölünüz!» sırrına ermeye vesîle olan bir ibâdettir.

Haccın dün­ye­vî ve uh­re­vî pek çok hik­met­le­ri var­dır. Hac, var­lık ve nefs el­bi­se­lerinden sıy­rı­larak rûhânî bir hayata adım atmaktır. Hac, in­san rû­hu­nun âhen­gi­ni, ik­lî­mi­ni ve ren­gi­ni bul­du­ğu, as­lî hü­vi­ye­ti­ni ka­zan­dı­ğı, feyz yağ­mur­la­rıy­la yıkanıp arın­dı­ğı, rû­hâ­ni­yet te­zâ­hür­le­riy­le do­lu bir ibâ­det­tir. Mü’­min­le­rin kıb­le­si Kâ­be-i Mu­az­za­ma, Ce­nâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Ke­rîm’de:

«Sec­de et ve yak­laş!»[43] buy­ru­ğu ile ikâ­me­si­ni em­ret­ti­ği na­maz ibâ­de­ti­nin is­ti­kâ­met he­de­fi­dir. Ay­nı za­man­da bü­tün müs­lü­man­la­rın müş­te­re­ken te­vec­cüh et­ti­ği nok­ta, yâ­ni İs­lâm dün­yâ­sı­nın nab­zı­nın at­tı­ğı yer­dir. İlâ­hî na­zar­la­rın in­san­da­ki te­cel­lî­gâ­hı kalb; kâ­inât­ta­ki te­cel­lî­gâ­hı ise Kâ­be’dir. Yâ­ni kâ­inât için­de Kâ­be, bir mâ­nâ­da in­san vü­cû­dun­da­ki kalb me­sâ­be­sin­de­dir. Bu se­bep­le hac, Kâ­be’nin ih­ti­şâ­mı­nı id­râk ede­rek, rikkat-i kalbiyye ile îfâ edil­me­si ge­re­ken bir ibâ­det­tir.

Hac, prog­ra­mı iti­bâ­riy­le, in­sa­nı kal­bî has­sâ­si­yet­le­re yön­len­di­rir: Hac, bir yönüyle, bem­be­yaz ih­ram­lar içe­ri­sin­de me­lek­le­rin le­tâ­fe­tin­den his­se al­ma gay­re­ti­dir. Öyle ki, ih­ram­da bir av av­lan­ma­ma­lı, bir ot, hat­ta ka­sıt­lı ola­rak bir kıl bi­le ko­pa­rıl­ma­ma­lıdır. Ora­da re­fes yok, fısk yok, ci­dâl yok…[44] Yal­nız Ya­ra­tan’­dan do­la­yı ya­ra­tı­lan­la­ra şef­kat, mer­ha­met ve ne­zâ­ket var.

İbâdetlerin rûhu ve özü duâdır. Duâda, ilâhî rahmet ve merhameti dileniriz ki, sonsuz kudret sâhibi Rabbimiz bize acısın, üzerimize rahmetini yağdırsın.

Duâ edenin rûhunu dolduran, ilâhî merhamete duyduğu ümittir. Allâh’ın rahmetine duyulan ümit, aşk hâlini alınca, duâda en yüksek seviyeye ulaşılır. Büyük ruhlar, kendilerini devamlı duâ hâlinde yaşatanlardır. Hac da, başından sonuna kadar dâimî bir duâ hâlidir.

Unut­ma­mak gerekir ki ölüm, bü­tün can­lı­la­rın yaşayacağı mutlak bir ka­der­dir. Za­ma­nı, da­ki­ka­sı ve ne­fes sa­yı­sı­na ka­dar tâ­yin olun­up hük­me bağ­lan­mış­tır. Ece­lin tak­dîm ve te­hi­ri­nin, be­şe­rî kud­ret­le müm­kün ol­ma­dı­ğı, apa­çık bir ha­kî­kat­tir. Hac­ca git­me im­kâ­nı­na sâhip olan­lar, bu husûsu iyi­ce te­fek­kür edip, bu ibâ­de­ti îfâ et­mekte gev­şek­lik göstermek­ten şid­det­le sakın­ma­lı­dırlar. Ak­si hâl­de Pey­gam­ber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın şu deh­şet­li ih­tâ­rıy­la kar­şı­ karşıya kalırlar:

«Bir kim­se, yi­ye­cek, içe­cek ve bi­ne­cek mas­raf­la­rı­na mâ­lik olup da Bey­tul­lâh’a git­mek müm­kün iken hac­cet­mez­se, ar­tık onun yahudî ve­ya hristiyan ola­rak öl­me­si­ne hiç­bir mâ­nî yok­tur!»[45]

Bu îkâz-ı pey­gam­be­rî, hac­cet­me­nin bü­tün şart­la­rı­nı hâ­iz olup da, gaf­let­le­ri se­be­biy­le bu ibâ­de­ti ih­mâl eden­le­rin, dehşetli bir ka­yıp için­de ola­cak­la­rı­nı beyân et­mek­te­dir. Yine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

«Her kim, şu Kâ­be-i Mu­az­za­ma’ya hac ni­ye­tiy­le ge­lip de, fısk ve refes iş­le­me­den hac­cı­nı îfâ eder­se, ana­sın­dan doğ­du­ğu gi­bi gü­nah­sız bir şe­kil­de ter­te­miz ola­rak evi­ne dö­ner.»[46] buyurmuştur.

Hâl böyle iken, imkânı olan mü’minlerin hac ibâ­de­tin­e bî­gâ­ne kal­ma­la­rı, ne bü­yük bir gaf­lettir!..”

Yûnus Dede bu nasîhatlerin ardından son söz olarak:

“–Bugünlük bu kadar. Daha sonra size hac hakkında başka bilgiler de vereceğim.” diyerek toplantıyı nihâyetlendirdi.

Bu sûretle toplantı nihâyete erdiğinde Kemâller, Abdülhâdî ve babası, büyük bir sevince gark olmuşlardı. Zîrâ o seneki kâfileyle hacca gideceklerdi. Bu, kendileri için beklenmeyen bir müjde idi.