ÖNSÖZ
İnsanın mânevî yönünü göz ardı ederek onu sırf maddî bir varlık olarak telâkkî eden batı âleminin insanlığın başına musallat ettiği pozitivizm, materyalizm ve kapitalizm fırtınaları, yaklaşık iki asırdır, bütün dünyâyı acımasız bir şekilde kasıp kavurmaktadır. Türlü ıztırap, ihtiras ve sefâletlerin paramparça ettiği yaralı ve yorgun bir vücûdu andıran dünyâ, mânen en bedbaht devirlerinden birini yaşamaktadır. Yeryüzünü kuşatan bu fitnelerin tesiri altında kalmayan millet, hemen hemen yok gibidir.
Maddeci bir dünyâ görüşünün dayattığı hayat tarzı, yâni lüks, israf ve maddî menfaatlerin câzibesi, zâhiren refah sağlıyor gibi görünse de, mânevî bakımdan çok büyük buhran, ıztırap ve sefâletleri de beraberinde getirmektedir. Çünkü yalnız maddî sahada insanların ihtiyaç ve ihtirasları aşırı bir şekilde tahrik edilmekte, neticede sadece kendisini düşünen, menfaatperest insanlardan müteşekkil, huzursuz ve ruhsuz bir dünyâ oluşturulmaktadır.
Bu dünyâda, bırakın yeni nesli rûhî buhran ve uçurumlardan korumayı, bilâkis her gün yeni sefâlet ve rezâlet manzaraları sergilenmektedir. Hele mânevî eğitimin dışlanmasıyla, dînin, câhil ve art niyetli kimseler elinde alelâde bir gelenek hâline dönüştürüldüğü kitlelerdeki çöküntüler, çok daha dehşet verici bir şekilde artmaktadır. Üstelik çözüm yollarını da, problemin kaynağı olan pozitivist ve kapitalist düşüncelerde aramak sûretiyle yanlış adreslerde çâre bulmaya çalışmak, buhranları tamâmen içinden çıkılmaz hâle getirmektedir. Neticede öz cevherine yabancılaşarak mânevî boşluk içinde bocalayan ve ruhsuz makine dişlileri arasında sıkışıp kalan insanoğlu: “Acıyın bize!” feryatları içinde kendisini kurtaracak merhametli ve müşfik ruhlar aramaktadır.
İşte bu safhada İslâm dünyâsı ve bilhassa memleketimiz, çile çemberi içinde kıvranan muzdaripler, fuhşiyat bataklığında insanlık haysiyetine vedâ edenler, narkotik girdabında eriyip gidenler ve bîçâre, kanadı kırık, yorgun gönüllerle dolu olan âdeta bir sahrâ hastahânesi gibidir. Tabîbi az, hastası çok olan bir açık hava hastahânesi… Tabip rolü oynayanlar da, devânın kaynağı olan îman menbaına yabancılaşmış oldukları için, maalesef çoğu kez dertliler ve muzdaripler daha beter bir çâresizliğe dûçâr olmaktadır.
Maddî dertler, müşahhas oldukları için teşhis ve tedâvî edilmeleri kolaydır. Fakat mânevî dertlere çâre bulmak, maddî dertlere çâre bulmaktan dâimâ daha zordur. Üstelik mânevî eğitim eksikliği sebebiyle insanımızın rûhî ıztırap ve ihtiyaçlarını anlamaya yarayacak zihnî ve kalbî melekeleri ifsâd edildiği için, bu güçlük, günümüzde her türlü tasavvurun üzerindedir.
Bununla beraber, Rabbimizin; “her güçlükte bir kolaylık, muhakkak bir kolaylık olduğu”[1] yolundaki beyânı dikkate alınırsa, bu güçlüğe karşı da bir çâre bulunabileceği muhakkaktır.
Diğer taraftan, insanoğluna huzur ve saâdet getirme iddiâsında bulunan karanlık felsefeler, maddeci ve menfaatperest görüşler, artık bütün dünyâda iflâs etmektedir. Buna, komünizmin bütün dünyâyı yutma husûsundaki iddiâsına rağmen topsuz tüfeksiz yıkılmış olması da apaçık bir misâldir.
Zîrâ insanlık, aradığı huzura kavuşamamış, içine düştüğü bataklıktan kurtuluş için mânevî arayışlara yönelmiş bulunmaktadır. Buna ilâveten, günümüzde fezâ ve DNA çalışmaları gibi ilim ve teknolojide kaydedilen cihan çapındaki keşifler de materyalizmin dogmalarını sarsmakta ve insan zihnini madde ötesi bir âleme ilgi duymaya sevk etmektedir.
Nitekim bütün dünyâda Mevlânâ, İbn-i Arabî, Yûnus Emre gibi gönül ehli İslâm büyüklerinin eserlerine olan rağbet ve alâkadaki büyük artış da bunun bir göstergesidir. İnsanlığın yegâne kurtuluş reçetesi, İslâm’dadır. Toplumlar, kütüphânelerin tozlu raflarında kalmış kara kaplı felsefe kitaplarının üzerine abanmış bilgiçlerin rûhuyla selâmete kavuşamaz. İnsanlığı hakîkî saâdet ve selâmete çıkaracak olan, Kur’ân ve Sünnet kültürüyle yoğrulup tasavvufî hikmetlerle kemâle ermiş olan Anadolu dervişinin rûhudur.
Dünyâda insanın; maddî ve zâhirî olan her şeyi bulması kolay, lâkin kendini bulması zordur. Yıllarca milletimiz, kendi özünden başka nereye koştuysa acı bir gurbetin mahrûmiyet dolu yalnızlığında bîçâre kaldı. Kur’ân ve Sünnet’in takdîm ettiği ilâhî ahlâka sırt dönüldükçe, hakîkî insanlığın şeref ve haysiyetine de vedâ edildi. Bu yüzden bugün insanımıza İslâm’ın muhtevâsını doğru bir şekilde anlatıp, unuttuğu birtakım ihtişamlı gerçekleri hatırlatmanın tam zamanıdır.
Biz de bu eserimizde, bu hizmeti nazarî bir sûrette îfâ etmek yerine, tek tek bâzı mânen hasta ve hattâ sefâletini saâdet zanneden muzdarip tipler üzerinde teşhis ederek onlara karşı İslâm tasavvufunun “günâha olan nefreti günahkâra taşırmamak” şeklindeki şefkat ve merhamet iksiriyle gerçekleştirilen tedâvî yollarını göstermeye çalıştık.
Bu çalışma, “Altınoluk” Dergimizin okuyucularımıza üç ayda bir takdim ettiği “Söz Ola” Dergisinde tefrika edildi. Daha sonra onu, yeni ilâve ve düzenlemelerle küçük bir kitap hâline getirdik.
Hiç şüphesiz bizim burada ele aldığımız dramatik vak’alar, kupon bir kumaş gibi tek değildir. Toplumumuzda onların her gün binlerce benzeri yaşanmaktadır. Kıymetli okuyucularımız, içinde yaşadıkları çevreyi bir mâneviyat doktoru firâsetiyle ve dikkatle müşâhede ederlerse, bunların pek çok benzerleriyle karşılaşacaklardır. Çünkü bunlar, hayal mahsûlü değildir. Biz, çeşitli mânevî hastalık türlerinden birer örneği ele alarak, bunları muhtelif hâdiseler etrâfında birleştirmekten başka bir şey yapmadık.
Eserimizde bilhassa Hak dostlarının “Hâlık’ın nazarıyla bütün mahlûkâtı kucaklayan” engin şefkat ve merhametini hulâsa olarak ifâde etmeye çalıştık. Zîrâ Hakk’ın merhamet tecellîlerinden nasîb almış sâlih bir gönül, sırf kendi kurtuluşuyla yetinmeyip etrâfında kurtaracak bîçâre gönüller arar. Çünkü kendini, başkalarının kurtuluşundan da mes’ûl hisseder. O, dâimâ dertlilerin ve bîçârelerin dert ortağı ve dermânı olmaya çalışır. İnsanları ve mahlûkâtı Allâh’ın emâneti olarak telâkkî eder. Onlara İslâm’ın güler yüzüyle tebessüm eder.
Cenâb-ı Hak, hepimizi böyle bir sâlih gönle sâhip kılsın. Hüdâyî Hazretleri’nin feyizli, rûhânî ziyâfet sofrasından ebediyet gıdâları almayı nasîb eylesin. Rabbimiz, hâlis niyet ve gayretlerimizi katında kabul buyursun. Meçhul kişilere gönderilen bir mektup hükmündeki bu eseri, maddî-mânevî buhranlarla bunalan bütün ruhlara, yorgun gönüllere, huzurlu bir teneffüs imkânı hâsıl eden bir feyz menbaı kılsın.
Âmîn!..
Osman Nûri TOPBAŞ
Eylül 2006
Üsküdar
